pub-6450042492155979 google.com, pub-6450042492155979, DIRECT, f08c47fec0942fa0 İSLAMDAN SEÇMELER

18 Eylül 2022 Pazar

MİRAÇ KANDİLİ

 



45-MİRAÇ KANDİLİ
Miraç Gece Hakkında Bilgisi : Bu gece, peygamberimizin bütün insanlığı temsilen
Cenab-ı Hakkın yüksek huzuruna kabulü anlamına gelen Miraç Gecesidir.
Hicri Recep ayının 27 gecesinin tanık olduğu bu 'Büyük Buluşma' bizlere
insanın ilahi rızaya ve desteğe ulaştığı akıl ve idraki zorlayan nice üst derecelere ulaşabileceğini gösterdiği gibi, mana aleminde
yükselip ilahi rahmet ve huzura erişmenin öncelikle gönül ve ruh temizliğinden, ahlaki
erdemlere yükselişten her şeyin sahibi olan Yüce Allah'a bağlılık ve boyun eğmeden geçtiğini
hatırlatmaktadır. Bu gecede farz kılınan ve bizzat Peygamberimizin tarafından müminlerin miracı olarak nitelendiren
namaz da, iç dünyamızdaki yükselişi ve arınmayı ifade eder.
Miraç Kandili Nedir: Arapçada merdiven, yukarı çıkmak, yükselmek anlamlarını dile getirir. İslam'da Hz. Peygamber (s.a.v)' in göğe yükselerek Allah'ın huzuruna kabul edilmesi olayı. Mirac olayı hicretten bir yıl ya da on yedi ay önce Receb ayının yirmi yedinci gecesi gerçekleşir. Olayın iki aşaması vardır. Birinci aşamada Hz. Peygamber (s.a.v) Mescidül-Haram'dan Beytü'l-Makdis'e (Kudüs) götürülür. Kur'an'ın andığı bu aşama, gece yürüyüşü anlamında İsra adını alır. İkinci aşamayı ise Hz. Peygamber (s.a.v)'in Beytü'l-Makdis'ten Allah'a yükselişi oluşturur. Mirac olarak anılan bu yükselme olayı Kur'an'da anılmaz, ama çok sayıdaki hadis ayrıntılı biçimde anlatılır.
Miraç Kandili, Hadislerde verilen bilgiye göre Hz. Peygamber (s.a.v), Kâbe'de Hatimde ya da amcasının kızı Ümmühani binti Ebi Talib'in evinde yatarken Cebrail gelip göğsünü yardı, kalbini Zemzem ile yıkadıktan sonra içine iman ve hikmet doldurdu. Burak adlı bineğe bindirilerek Beytü'l-Makdise getirildi. Burada Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve diğer bazı peygamberler tarafından karşılandı. Hz. Peygamber (s.a.v) imam olarak diğer peygamberlere namaz kıldırdı.
Hz. Peygamber (s.a.v), Beytü'l-Makdis'te kurulan bir Miracla ve yanında Cebrail olduğu halde göğe yükselmeye başladı. Göğün birinci katında Hz. Adem, ikinci katında Hz. İsa ve Yahya, üçüncü katında Hz. Yusuf, dördüncü katında Hz. İdris, beşinci katında Hz. Harun, altıncı katında Hz. Musa ve yedinci katında Hz. İbrahim ile görüştü. Cebrail ile birlikte yükseliş Sidretü'l-Münteha'ya kadar sürdü. Cebrail, "Buradan bir parmak ucu ileri geçecek olursam yanarım" diyerek Sidretü'l Münteha'da kaldı. Hz. Peygamber (s.a.v) buradan itibaren Refref adlı başka bir binekle yükselişini sürdürdü. Bu yükseliş sırasında Cennet ve nimetlerini, Cehennem ve azabını müşahede etti. Sonunda Allah'ın huzuruna kabul edildi. Kendisine ümmetinden Allah'a şirk koşmayanların Cennet'e gireceği müjdelendi, Bakara suresinin son ayetleri verildi ve beş vakit namaz farı kılındı. Yeniden Refref ile Sidretül-Münteha'ya, oradan Burak'la Kudüs'e, oradan da Mekke'ye döndürüldü.
Miraç Gecesinin ertesi günü , Hz. Peygamber (s.a.v) ertesi günü Mirac olayını anlattı. Olayı duyan müşrikler yoğun bir kampanya başlatarak Hz. Peygamber (s.a.v)'i suçlamaya, alaya almaya başladılar. Bu kampanya bazı müslümanları da etkileyerek şüpheye düşürdü. Olayın gerçek olup olmadığını araştırmak isteyenler Beytü'l-Makdis'e ve Mekke'ye gelmekte olan bir kervana ilişkin sorular sorarak Hz. Peygamber (s.a.v)'i sınadılar. Hz. Peygamber (s.a.s)'in verdiği bilgilerin doğruluğu müslümanları şüpheden kurtardıysa da müşriklerin inatlarını kırmaya yetmedi. Miraç olayı inatlarını ve düşmanlıklarını artırarak onlar için bir fitne nedeni oldu. Bu olay karşısındaki tutumu nedeniyle Hz. Ebu Bekir, Hz. Peygamber (s.a.v)'ce "Sıddık" lakabıyla onurlandırıldı. Hz. Ebu Bekir olayı kendisine anlatarak hala inanmaya devam edip etmeyeceğini soran müşriklere "O söylüyorsa şüphesiz doğrudur" cevabını vermişti.
Ahad hadislere dayansa da Miraç olayının gerçekliğinde tüm müslümanlar birleşmişlerdir. Ancak olayın gerçekleşme biçimi İslam bilginleri arasında görüş ayrılıklarına neden olmuştur. Buna göre İbn Abbas'ın da içinde bulunduğu bazı bilginlere göre Miraç olayı uykuda gerçekleşmiştir. Bilginlerin büyük çoğunluğuna göre ise uyku durumunda ve rüyada değil, uyanık iken gerçekleşmiştir. Fakat bu görüşü savunanlar da Mirac'ın yalnız ruhla mı, yoksa hem ruh, hem de bedenle mi olduğu konusunda ikiye ayrılmışlardır. Sonraki Kelamcıların büyük çoğunluğuna göre miraç olayı uyanıkken hem ruh, hem de bedenle gerçekleşmiştir.
Miraç olayının gerçekleştiği gece müslümanlarca kadir gecesinden sonra en kutsal gece sayılmış ve bu gecenin ibadetle ihyası gelenekleşmiştir. Osmanlılar döneminde, camiler kandillerle donatıldığı için Miraç kandili olarak anılan geceyi izleyen gün, cami ve tekkelerde Miraç olayını anlatan ve Miraciye adı verilen şiirlerin okunması, dinleyenlere süt ikram edilmesi de bir gelenekti.
İsra suresi 1.ayet mealiyle bitirmek istiyorum.
AYET: (İsra- 1. Ayet) “Ayetlerimizden bir kısmını göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haramdan alıp çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâya götüren Allah’ın şanı ne yücedir. Şüphesiz ki O her şeyi hakkıyla işiten, her şeyi hakkıyla görendir. ”(3)İsra 17/1
Mevlid Kandili, Miraç Kandili, Berat Kandili,Kadir Gecesi
MÜBAREK KANDİL GECELERİNİ NASIL DEĞERLENDİRMELİYİZ
Kur'an-ı Kerim okuyarak,
Peygamberimiz ( sav)'ın mübarek duası olan Cevşen-ül Kebiri okuyarak,
Aile bireyleriyle birlikte günün mana ve ehemmiyeti hakkında sohbet ederek,
Allah rızası için namaz kılarak,
Hayatımızın geçmiş günleri ve yılları hakkında muhasebe yaparak,
Günahlarımızın bağışlanması için Allah'tan af dileyerek,
Sevgili Peygamberimize bol bol salât ve selâm okuyarak,
Dünya ve ahirete ait dileklerimiz için dua ederek,
Hastaları, yaşlıları ziyaret ederek; yoksulları, öksüz ve yetimleri sevindirerek,
Eş, dost ve yakınlarımızla tebrikleşerek,
Dargın ve küskünleri barıştırarak, değerlendirebiliriz.
Kaynaklar:
1 Mübarek Aylar Günler ve Geceler
2 Üç Aylar İbadet Rehberi
Rabbim Bu Geceye Kavuşmayı Bizlere Nasip Etsin İnşallah.

UNUTULAN SÜNNET VE TEDAVİ HACAMAT

 



UNUTULAN SÜNNET VE TEDAVİ HACAMAT
Kelimenin aslı Arapça hicâme(t) olup “emmek” anlamındaki hacm kökünden gelir; hacamat yaptırmaya ihticâm, bu işi meslek edinen kişiye haccâm, kullandığı fanus ve bardak gibi aletlere de mihcem (mihceme) denir. Bu yöntemle kan almak yahut vücudun istenen yerine kan toplamak için, küçük bir fanus ters tutularak içine süratle sokulup çıkarılan bir alev vasıtasıyla havası boşaltıldıktan sonra vücuda kapatılmakta, böylece kanın, üzerindeki hava basıncının azaldığı o kesime hücum etmesi sağlanmaktadır. Eğer amaç sadece kan toplamak değil kılcal damarlardan kan almaksa fanus, o kesim bir bıçakla çizildikten sonra kapatılır ve bu durumda kan iç basıncın etkisiyle kolaylıkla dışarı çıkar, yani fanus tarafından emilmiş olur. Bu işlemlerden birincisine “kuru hacamat”, ikincisine “kanlı hacamat” denir. Ancak Türkçe’de hacamat denilince akla daha çok ikincisi veya atar ve toplar damarlardan fazla miktarda kan alınması gelmektedir ki bunun adı Arapça’da fasddır; bu işi yapana da fassâd adı verilir. Türk halkı arasında kuru hacamat için “şişe çekme” tabiri kullanılır.
Genellikle kuru hacamatın amacı kılcal damarlardaki kanın o bölgeye akışını sağlamak, böylece yakın bir bölgedeki kanamayı durdurmak veya vücudun o kısmını ısıtmak, yahut özellikle bazı cilt hastalıklarında derideki kan deveranını arttırarak tedaviye katkıda bulunmaktır. Bu yöntemden modern tıpta da iç organlara olan kan hücumunu azaltmak için faydalanılmıştır.
İki omuz arasından, sırttan, başın arka tarafından yahut vücudun herhangi bir yerinden tedavi maksadıyla bardak, şişe veya boynuzla kan aldırma. Peygamberimiz (s.a.s)'in sağlıkla ilgili tavsiyelerinden ve bizzat tatbik ettiği sünnetlerindendir.
Hacamat, sebebi belli bir hastalığın tedavisi olmaktan ziyade kan fazlalığının vücutta meydana getirdiği rahatsızlıkları gidermek için kullanılan genel bir tedavi usûlüdür.
Eskiden yaygın olarak "hacamat bıçağı" veya "hacamat zembereği" denilen bir aletle tatbik edilen bu usûl, bugün yerini enjektörle kan almaya bırakmıştır. Hacamat bıçağı, tarak biçiminde, vücutta bir sıra çizik meydana getiren bir alettir. Bir yüzünde birçok yarık bulunan bakır bir kutu içinde tetikli bir zembereğe bağlı olan bıçaklar, düğmesi basılınca zembereğin boşalmasıyla yarıklardan dışarı fırlar ve vücutta çizikler meydana getirir. Bardak vb. bir şeyle çizikler üzerinden kan çekilir. Bir cins sülük de bu iş için kullanılmaktadır. Sülük vücudun ağrıyan bölgelerine konularak kanı emmesi sağlanır.
Hangi araç ve metodla olursa olsun önemli olan kan aldırmaktır. Uzman bir hekimin muayenesi ve tavsiyesiyle yaptırılan hacamat faydalı ve İslâm'da caiz olan bir tedavi usûlüdür.
HACAMAT KİMLERE YAPILMAZ
70 yaş üstü kronik kalp hastalığı olanlara, kalp pili olanlara, kanın pıhtılaşma problemi olan kişilere (hemofili A – B), adetli kadınlara hacamat yapılmaz.
Ameller niyetlere göre değer kazanır. Sünnete uymak niyetiyle ve bize emanet olan vücudumuzun sağlığına kavuşması için yaptırdığımız hacamat bir ibadet değeri taşır. Çünkü ibadetlerimizi ve diğer görevlerimizi ancak sağlıklı bir bedenle tam olarak yerine getirebiliriz.
Peygamberimiz (s.a.s)'in yaptığı ve yapılmasını tavsiye ettiği işlerin şüphesiz bir anlamı ve hikmeti vardır. Onun hayatı bizim için örnektir:
ALLAH(CC) BUYURUYORKİ PEYGAMBER(SAV) DE UYGULMANIZ İÇİN ÇOK GÜZEL ÖRNEKLER VARDIR ONU ÖRNEK ALIN DÜNYANZI VE AHİRETİNİZİ KURTARIN

AYET."Andolsun Allah'ın Resulu'nde sizin için Allah'ı ve ahireti arzu eden ve Allah'ı çok anan kimseler için (uyulacak) en güzel bir örnek vardır" (el-Ahzâb, 33/21).
Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bizzat Ebû Taybe adında bir Haccâm’a başından kan aldırmak suretiyle hacamat yaptırmış, haccâmat ücretini ödemiş ve şöyle buyurmuştur:
HADİS:“Hacamat (kan aldırma) sizin için en iyi tedavi yollarından biridir.” (Buhâri, Tıb 13; Müslim, Musakât 62, 63)
HADİS: İbn Abbas, Resulullah’ın Miraç gecesinde, meleklerden oluşan bir cemaate her uğrayışında, meleklerin kendisine, “Hacamat olmaya devam et! Ümmetine de hacamat olmalarını emret!” dediklerini nakleder. (Tirmizi, Tıb, 12; İbn Mâce, Tıb, 20; Ahmed b. Hanbel, I, 354)
PEYGAMBERİMİZ(SAV) BYNUNUN İKİ TARAF İLE İKİ OMUZUNUN ARASINA HACAMAT YAPTIRMIŞTIR
HADİS.Hz. Enes (r.a.), Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem), boynunun iki tarafı ile iki omuzun arasından hacamat yaptırdığını bizlere bildirmektedir. (Ebû Dâvûd, Tıb 4; Tirmizi, Tıb 12; İbn Mâce, Tıb 21)
Ebu Kesbe el-Enmari (r.a.) de Resulullah’ın başından ve iki omuzu arasından hacamat yaptırdığını ve HADİS:“Kim bu kandan akıtırsa, herhangi bir hastalık için, bir başka ilâçla tedavi olmasa da zarar görmez.” (Ebû Dâvûd, Tıb 4; İbn Mâce, Tıb 21) buyurduğunu haber vermektedir. Kütüb-i Sitte‘de geçen bu ve benzeri rivayetlerde Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) hacamat yaptırdığını ve bunun hastalıklardan korunma ve tedavi hususunda önemli bir uygulama olduğunu görmekteyiz
.HADİS: Mirac gecesinde yanından geçtiği bir melek grubunun Peygamberimize: "ümmetine hacamatı emret!" diye söylediğini Abdullah b. Abbâs (r.a) rivayet etmektedir (Ali Nâsıf, et-Tâc, III, 203).
Hz. Peygamber (s.a.s) bizzat kendisi Ebû Taybe adında bir Haccâm'a hacamat yaptırmış ve başından kan aldırıp haccâma ücretini ödemiş ve şöyle buyurmuştur:
PEYGAMBERİMİZ(SAV) KAN ALDIRMANIN EN GÜZEL YOLU HACAMAT YAPTIRMAKTIR
HADİS: "Kan aldırma yollarının en güzeli hacamattır. (yahut hacamat sizin en iyi tedavi yollarınızdır)"(Buhâri, Tıb 13; Müslim, Musakat 62, 63; Ebû Dâvûd Nikâh 26, Tıb 3).
PEYGAMBERİMİZ(SAV) İHRAMLI İKEN HACAMAT YAPTIRMIŞTIR
HADİS:Hz. Peygamber (s.a.s) ihramlı iken hacamat yaptırmıştır (Buhârî, Savm, 22; Müslim, Hac 87, 88; Ebû Dâvûd Menâsik 35). İhramlı iken saç kestirmemek şartıyla hacamatın caiz olduğu hususunda âlimler arasında görüş birliği vardır. Aynı şekilde Hz. Peygamber (s.a.s) oruçlu iken de hacamat yaptırmıştır. Yani kan aldırmıştır (Buhârî, Tıb II; Ebû Davûd, Siyâm 29).
Nâfi (r.a)'den rivayet edildiğine göre İbn Ömer (r.a) (Kendisine): Nâfi, kan (fazlalaşmak suretiyle) beni yedi. Bunun için sen bana bir hacamatçı getir ve genç bir hacamatçı seç. Ne yaşlı ne de çocuk hacamatçı seçme demiştir.
Nâfi der ki; İbn Ömer (r.a) şöyle dedi: Ben, Resulullah (s.a.s)'den şu buyruğu işittim:
PEYGAMBERİMİZ(SAV) BUYURDUKİ HACAMAT OLMAK AÇ KARNINA VE PERŞEMBE GÜNÜ DAHA FAYDALIDIR
HADİS:"Hacamat olmak aç karnına daha faydalıdır. Hacamat olmak aklı ve hıfzetme (ezberleme) gücünü arttırır. Hâfız olanın da hıfzetmek kabiliyetini kuvvetlendirir. Artık kim hacamat olmak isterse Allah'ın ismini anarak perşembe günü hacamat olsun " (İbn Mâce, Kitâbu't-Tıb, 22).
PEYGAMBERİMİZ(SAV) BUYURDUKİ HACAMAT GECEDE ORUÇLUYKENDE YAPILABİLİR BURADAN ANLIYORUZKİ HACAMAT YAPTIRMAK ORUÇ BOZMAZ
HADİS.İbn Hacer Buhârî şerhindeki Hacamat bölümünde özetle şu bilgiyi verir: Buhârı, Sahîhinde "Hangi saat hacamat olur" başlığı altında bir bâb açmış ve burada Ebû Mûsa'nın geceleyin hacamat olduğuna dair bir eseri ile Hz. Peygamber (s.a.s)'in oruçlu iken hacamat olduğuna dair İbn Abbâs (r.a)'ın bir hadîsini rivayet etmiştir.
İbn Hacer bununla ilgili olarak şöyle der: Hacamat olmak için uygun vakitler hakkında birkaç hadis vârid olmuş ise de hiçbiri Buhârî'nin sözkonusu ettiği şarta uygun değildi. Bana öyle geliyor ki: Buhârî hacamat işinin ihtiyaç olduğu zaman yapılabileceğine ve bunun belirli bir vakte bağlı olmadığına işaret etmek istemiştir. Çünkü hacamat işinin geceleyin yapıldığını ve Hz. Peygamber (s.a.s)'in oruçlu iken hacamat olduğuna dair hadîsi rivayet etmiştir.
Hacamatın yani kan aldırmanın insan sağlığına birçok katkıda bulunduğu tıbbî bir gerçeğe dayanır. Özellikle bazı deri hastalıklarının tedavisinde hacamatın faydası görülmüştür.
HACAMATIN TARİHÇESİ
Arapça kökenli bir kelime olarak hacamat ‘emmek’ anlamı taşımaktadır. Kelime kökeni doğrultusunda kullanılan hacamat, kandaki toksinleri emen ve bu yolla vücuttan atan, kan dolaşımını hızlandıran, kılcal damarlardaki kirli kan için gerçekleştirilen ve kan damarlarındaki tıkanmaları açmak için kullanılan bir uygulama olarak karşımıza çıkmaktadır.
Hacamat uygulaması, vücudun belli başlı bölgelerine kupalar yerleştirilerek, bazı uygulamalarda küçük kesiler yapılarak gerçekleştirilmektedir. Genellikle sırt, omuz ve kafa bölgesine uygulanan, deride bir kesi oluşturularak gerçekleştirilen negatif basınç uygulaması düzeneğiyle kanın emilmesi amaçlanmaktadır. Aynı doğrultuda, kuru hacamat adı verilen ve deride kesi yapılmadan gerçekleştirilen negatif basınç uygulamaları da söz konusudur.
Hacamat uygulaması, ortalama beş bin yıllık bir tarihçeye sahiptir. Tarihte bilinen en eski tıp metinleri olarak geçen Eber Papirüsleri’nde (M.Ö. 1550), hacamat uygulamasından bahsedildiği gözlemlenebilmekte, Mezopotamya uygarlıklarında önemli bir tedavi yöntemi olarak kullanıldığı bilinen hacamat yöntemiyle ilgili Hipokrat M.Ö. 460-377 yıllarında bilgiler vermektedir.
20. yüzyıllarda, modern tıbbın gelişmesi ve ilaç tedavisine ağırlık verilmesi doğrultusunda daha az uygulanmaya başlanan hacamat tedavisi, günümüzde tamamlayıcı ve geleneksel tıbbın daha sık tercih edilmeye başlamasıyla birlikte daha çok araştırılan ve uygulaması daha sık gerçekleştirilen bir işlem olarak karşımıza çıkmaktadır.
HACAMATIN UYGULANDIĞI BÖLGELER
Vücutta, boyun ve bıngıldak dışında bütün bölgelere hacamat uygulaması gerçekleştirilebilmektedir. Bıngıldak, başın tepe noktasında bulunan çukurluğa verilen addır.
Hacamat uygulamasının en faydalı sonuçlar verdiği bölgeler ise, iki kürek arasının 10 cm üstü, iki kulak arası ve kalbin arası olarak bilinmektedir.
Kulak arkasına yapılan hacamat uygulamalarında, kişide meydana gelen kulak rahatsızlıkları, sinüzit, boğaz hastalıkları, baş ağrısı, migren, karaciğer ve safra kesesi hastalıkları gibi durumların tedavisi amaçlanmaktadır.
Kalbin arka bölgesine uygulanan hacamat ile, akciğer rahatsızlıkları, safra problemleri, tansiyon, panik atak, bağışıklık sistemi rahatsızlıkları gibi durumların tedavisi amaçlanmaktadır.
Karaciğer arkasına gerçekleştirilen hacamat uygulamaları ile, karaciğerin temizlenmesi, safra taşlarının tedavisi, halsizlik, tansiyon, kolesterol gibi rahatsızlıkların ortadan kaldırılması amaçlanmaktadır. Karaciğerin vücuttaki görevini sağlıklı şekilde yerine getirememesi sonucu, kişide halsizlik ve yorgunluk meydana gelmektedir. Hacamat tedavisi, günün 8 ya da 10 saatini uyuyarak geçirdiği halde yorgun ve hisseden kişilerde, karaciğerin yeniden sağlıklı şekilde çalışmasını sağlamak amacıyla tavsiye edilmektedir.
Kalp ve karaciğer arkasına yapılan hacamat uygulamalarının tansiyonu düşürücü ve vücudun tansiyon dengesini sağlayıcı etkisi olduğu ifade edilmektedir.
Omurilik yanlarına yapılan hacamat uygulamalarında, kişide sırt bölgelerinde meydana gelen ağrıların tedavisi, ayak ve bacak uyuşmaları sorunlarının ortadan kaldırılması amaçlanmaktadır.
Diz ve baldırlarda uygulanan hacamat işlemi, kişinin yaşamında çeşitli olumsuzluklar oluşturan romatizma hastalıklarının ve varis gibi problemlerin tedavisini amaçlamaktadır.
Omuz bölgesine yapılan hacamat uygulaması, kişide oluşan boyun kireçlenmesi, boyun fıtığı, kol ve omuzlardaki romatizma, tansiyon, akciğer hastalıkları, kireçlenme, halsizlik, uyuşma, baş dönmesi, baş ağrısı gibi durumların yanı sıra, saç dökülmesi ve kepek sorunları için gerçekleştirilmektedir.
Kürek kemikleri hizasına yapılan hacamat uygulaması, sürekli yorgunluk gözlemlenen hastalara uygulanmaktadır. Kürek kemikleri arası ve aşağısına yapılan hacamat uygulaması ile, baş ağrısı ve migren gibi sorunların tedavisi amaçlanmaktadır. Kürek kemikleri arasına yapılan hacamat uygulamasının kişide tansiyonu dengeleyici etkisi olduğu ifade edilmektedir.
Bel fıtığı ve bel ağrısı sorunu yaşayan kişilerde, kuyruk sokumu bölgesinin üst kısmına sağ ve sol bölgelerden olmak üzere hacamat işlemi uygulanmaktadır.
Böbrek hizasının arka ve ön taraflarından gerçekleştirilen hacamat uygulamasıyla, kişide ortaya çıkan böbrek rahatsızlıklarının tedavisi amaçlanmaktadır.
İltihaplı eklem rahatsızlıkları bulunan kişilerde, karaciğer arkası, kürek kemikleri arası ve vücutta ağrı oluşturan bölgelere hacamat uygulaması yapılmaktadır.
HACAMAT UYGULAMA YÖNTEMLERİ
Eski çağlardan beri uygulanmakta olan hacamat tedavisi sırasında kullanılan kupa ya da bardaklar söz konusudur. Hacamat uygulamasında kullanılan bardaklar şunlardan oluşabilmektedir;
Bambu
Çömlek
Cam
Silikon
Çin tedavi yöntemlerinde gerçekleştirilen hacamat uygulamalarında, öncelikle tedavi için belirlenen alana kesiler yapılmaktadır, ardından ise negatif basınç düzenekleri bulunan kupalar yerleştirilmekte ve bu yöntem yaş hacamat uygulaması olarak adlandırılmaktadır.
Arap toplumunda yapılan hacamat uygulamalarında ise, öncelikli olarak kupalar belirlenmiş alanlara yerleştirilmekte, negatif basınç düzeneğiyle derinin kabarması sağlanmakta, yaklaşık 5 dakika sonra kupalar alınarak bu bölgelere kesiler oluşturulmakta, ardından tekrar yerleştirilen kupalar ve oluşturulan negatif basınç yoluyla sıvının dışarı atılması sağlanmaktadır.
HACAMAT NASIL YAPILIR?
Deri üzerinden hacamat iğnesi ile çizilir, daha sonra bardak, kavanoz veya şişe'nin emme gücüyle kanın çekilmesi gerçekleşir. Deri altında birikmiş olan kan, kan özelliğini yitirmiş koyu renkli pelte kıvamındadır ve bağışıklık sistemimizi olumsuz yönde etkileyerek birçok hastalığa kapı aralamaktadır. Hacamat işlemi ile bu kirli kan alınmaktadır.
Hacamat, uygun zaman dilimlerinde belli aralıklarla usulüne uygun bir şekilde yapılırsa, vücudun dışarıya atamadığı ağır metaller, toksinler, serbest radikaller, kullanılan ilaçların ve hormonlu gıdaların vücutta bıraktığı kalıntılar emilerek bedenimizin normal formuna gelmesi sağlanmış olur.
HACAMAT'IN FAYDALARI NELERDİR?
1-) Hacamat kandaki toksinleri, zehirli atıkları, serbest radikaller ve hazır gıdaların verdikleri zararları temizler. Kana detoks uygular.
2- Hacamat vücudu rahatlatmak için en etkili yöntemdir, stresi azaltır, çabuk sinirlenmeyi önler, sinirlerin pamuk gibi olmasını sağlar.
3- Hacamat olmak nezle, grip gibi üst solunum yolu hastalıklarında şifa sürecini hızlandırır.
4- Baş ağrısı, kadın erkek herkeste her yaşta görülebilen bir sağlık sorunudur. Hacamat kronikleşmiş bağ ağrılarını geçirmekte çok önemli rol oynar.
5- Hacamat kan yapımını uyarıp, kansızlık (anemi) eksikliğinin tedavisine yardımcı olur.
6- Hacamat halk arasında Sara hastalığı olarak bilinen Epilepsi nöbetlerinde nöbet şiddetini ve sayısını azaltır.
7- Hacamat tembellik ve uyuşukluğu giderip, vücudu resetler, kendinizi enerjik hissetmenizi sağlar.
8- Baş dönmesi en sık karşılaşılan sağlık sorunlarındandır. Hacamat bazı baş dönmesi türlerinin geçmesinde de çok etkilidir.
9- Vücudumuzun uyarılara ani tepki vermesine refleks denir. Hacamat refleksleri güçlendirir.
10- Hacamat bütün diş hastalıklarının tedavisinde yardımcı rol oynar. Diş ağrısının geçmesinde de hacamattan yararlanılabilir.
11- Hacamat hücreler arası matrikste viskoziteyi (yapışkanlığı) azaltır.
12- Hacamat kas ve bağ dokusundaki esnekliği artırır. Dokulardaki ve eklemlerdeki sertlikleri yumuşatır.
13- Hacamat kan damarlarındaki geçirgenliğini artırır, böylece organlara daha fazla oksijen gider, hücreler yenilenir.
14- Hacamat görme hücrelerini de yenileyip gözlerin daha keskin görmesini sağlar. Göz hastalıklarının tedavisine de yardımcı olur.
15- Uykusuzluk, rahatsız uyuma, çok uyusak ta uykuyu alamama günümüzde en sık görülen uyku problemlerindendir. Hacamat olmak sinirleri rahatlatıp tüm uyku problemlerine şifadır.
16- Adet sancısı, regl ağrısı, adet döneminde yaşanan kramplar çoğu kadının kabusu olan, çok sıkıntı verici bir durumdur. Hacamat regl dönemi düzensizliklerini giderir, regl döneminin ağrılı, kramplı geçmesini önler.
17- Hacamat uyuşturucu bağımlılığından kurtulmakta, sigarayı bırakmada çok yardımcıdır.
18- Hacamat cildin oksijenle beslenmesini sağlayıp, cilt hastalıklarını önlemede çok etkilidir. Ciltte ve vücutta yağlanmayı önler.
19- Hacamat stres ile başa çıkmada etkilidir. Anksiyete ve sinirlilik için en etkili tedavilerdendir.
20- Yüksek tansiyon damar tıkanıklığından strese kadar pek çok nedenden meydana gelebilir. Hacamat yüksek tansiyonu düşürür.
21-Hacamat kasları gevşetip, kaslara kramp girmesini ve kulunçları önler.
22- Depresyon kendini mutsuz hissetme, karamsarlık halidir. Hacamat depresyonda mutluluk hormonu olan(endorfin, serotonin) salgılatır.
23- Hacamat zayıflamış organ fonksiyonlarını geri kazandırır.
24- Hacamat yaralar ve ülserlerin iyileşmesini hızlandırır.
25- Hacamat vücuttaki iltihabı giderir. Sinüzit tedavisinde bağışıklığı güçlendirir.
26- Hacamat damarlardaki esnekliği artırıp hemoroid basur oluşumunu önler. Var olan basurların geçmesini sağlar.
27- Hacamat damarları temizleyip yüksek kolesterolü düşürür.
28- Hacamat göz ağrısı ve göz tansiyonunda hemen etkisini gösterir.
29- Hafıza yaptırmanın dikkat eksikliği konsantrasyon bozukluğu gibi zihinsel faaliyetlerde iyileştirici etkisi vardır.
30- Hacamat pıhtıları doğal yoldan eritip varislerin geçmesini sağlar.
31- Gut ve romatizmanın metabolik birikintilerini temizler.
32- Hacamat kan dolaşımını artırıp vücuttaki ağrıları giderir. Bütün hastalıklarda diğer medikal veya cerrahi tedavileri destekler.
33- Hacamat yüz felcinin ilk aşamalarının tedavisinde çok önemli rol oynar.
34Karaciğer hastalıklarında hasarı önler.
35- Çocuklarda huzursuzluk, sakin olamama, uyku sorunlarında tedavi edicidir.
36- Hacamat ülsere de şifadır, her türlü ülser türünün tedavisinde etkilidir.
37- Düzenli hacamat yaptırmak organlardaki mevcut hasarları, fonksiyon bozukluklarını tamir eder.
38- Hacamat felç ve inmelerde hem koruyucu hem de tedavi edicidir.
39- Hacamat damar tıkanıklığını önler, tıkalı damarları açar.
40- Bazı hastalıklarda hacamat ile Akupunktur tedavisi veya sülük tedavisi birlikte uygulanıp daha hızlı sonuç alınabilir. Bu özelliği ile akapunktur ve sülük tedavisini destekleyici rol oynar.
41- Ödem vücutta özellikle ellerde, ayaklarda, parmaklarda, yüzde şişliğe neden olan vücudun su toplaması halidir. Hacamat ödemi söker, ödemin atılmasına yardımcı olur.
42- Hacamat çocuklarda dikkat dağınıklığı, hiperaktivite, ders çalışamama gibi sorunların tedavisinde oldukça başarılıdır.
43- Hacamat kan dolaşımını, vücudu, boğazı, omuzları ve göğsü rahatlatır. *Bütün organ fonksiyonlarında metabolizmayı düzenlemede tetikleyici rol oynar.
44- Hacamat psikolojik travma sonrası bozuklukları aşmada çok yardımcıdır.
45- Bel ağrısı en sık karşılaşılan ağrı türlerindendir. Hacamat bazı bel ağrısı türlerinin de iyileşmesinde çok etkilidir.
46- Hacamat kısırlık, üreme problemleri ve libido kaybı gibi cinsel sorunların tedavisinde güvenle uygulanabilir.
47- Hacamat yüksek kolesterol, diyabet ve inme tedavisinde önleyicidir veya rahatlama sağlar.
48- Hacamat astım, pnömoni ve angina pektorisi hastalığı olan insanlar için çok yararlıdır.
49- Hacamat yıllık olarak düzenli yapılırsa kronik hastalıklardan korur. Hasta olmuşsa da şiddetini azaltır.
50- Migren şiddetli baş ağrısı, mide bulantısı ve ışığa duyarlılık şeklinde belirti veren modern çağ hastalıklarındandır. Hacamat damarlardaki kirli kanı temizleyip migrene şifadır.
51- Hacamat eklem ve kasları rahatlatıp bu bölgelerde görülen ağrıları geçirir.
52- Hacamat ergenlik sivilcelerini en az yüzde elli oranda yok eder.
53- Hacamat hassas bağırsak sendromu, mide ağrısı, ishal, gastrit gibi mide bağırsak hastalıklarının geçmesine yardımcı olur.
HACAMAT İLE BAŞ AĞRISI VE MİGREN TEDAVİSİ
Migren ve baş ağrılarının tedavisinde, nedene yönelik tedavi önceliklidir. Bunun dışındaki sebebi belirlenemeyen baş ağrılarında, insanlar sürekli çeşitli isimler altında ağrı kesiciyi kullanmakta. Bu yöntemlerde radikal olmadığı için sürekli kullanılmak zorunda olan ağrı kesici ilaçlar mide, karaciğer, böbrek ve birçok organ ve sisteme zarar veriyor. Migrenin temelinde, damarlardaki kasılma ve tıkanma ile kılcal damarlardaki dolaşım bozukluğu vardır.
Stres,açlık gibi tetikleyici faktörlerle artan şiddetli ağrıları hacamatın gevşetici, tıkanıkları açıcı, genişletici, ödem çözücü etkileriyle tedavi etmek mümkün. Hekim tarafından yapılan muayeneyle Migren ağrısını tetikleyen, kaynak noktaları, alarm noktaları, uzak noktalar tespit edilerek bu noktalara hacamat yapmakla Migren tedavisi mümkün olur. Rastgele noktalara hacamat yapılmaz. Özellikle kafa hacamatı tıp hekimi tarafından yapılırsa daha tedavi edici olur.
SAĞLIKLI BİR UYKU İÇİN MUTLAKA HACAMAT YAPTIRIN
Hacamatla toksinler ve pıhtılaşmayı tetikleyen faktörler, hazır gıda katkı maddeleri, alınan ilaçların metobolize olmayan, atılamayan kısımları, hormonlu gıdaların sindirilip atılamayan metebolitleri, kanın sıkışıp daraldığı yer olan kılcal damarlarda birikir. Hacamatla dolaşımı yavaşlatan bu saydığımız maddeler dışarı alınır. Tıkanıklar açılır, bütün organlar rahat kanlanır ve fonksiyonlarını rahatça yerine getirir. Böylece tüm vücut rahatlayacağı için uyku problemi de düzene girer.
HİPERTANSİYON (YÜKSEK TANSİYON) VE HACAMAT TEDAVİSİ
Yüksek Tansiyon kan basıncının sürekli yüksek seyretmesi olarak tanımlanır. Hipertansiyon kalp damar hastalıkları için ciddi risk faktörüdür. Başka bir ifade ile vücuttaki hücre ve dokular da kanda yıllar içinde biriken toksin, tortu, pıhtılaşma eğilimini artıran, atılamayan kanı yoğunlaştıran maddeler vardır. İnsanların kanı sulandırmak için aspirin alma ihtiyacı duydukları noktada, vücut beyine çeşitli yollarla az oksijen geldiği mesajını gönderir. Beyin de buna cevaben kalbe dokulara daha çok kan pompalaması talimatını verir.
Kalp daha çok kan pompalayabilmek için kapasitesinin üzerinde çalışma eğilimine girer. Bütün bu olanlar yüksek tansiyona sebep olur. Kan dolaşımının tıkanıklıklar sebebiyle yavaşladığı bu dokulara kan pompalamak kalp büyümesi, damar sertliği, damar tıkanıklığı hastalıklarına sebep olur.
Hekimin tavsiye edeceği aralıklarla yapılacak hacamat tedavisi ile dolaşımdaki tıkanıklıklar açılacağı için beynin kalbi daha çok çalıştırma talimatına gerek kalmaz ve böylelikle Hipertansiyon Allah’ın izni ile sürekli normale düşer. Bu durumda yapılacak kafa hacamatı hastaları oldukça rahatlatmaktadır.
ŞEKER HASTALIĞI VE HACAMATLA TEDAVİSİ
Tip 1 diyabetin (insülin eksikliğine bağlı diyabet) sebebinin pankreas langerhans adacık hücrelerinin yeterli insülin salgılamaması olduğu biliniyor. Sonuç itibariyle pankreas organı kendisinden beklenen görevi yerine getiremediği için kanda insülin hormonu azalmış olur. Vücudun şekeri kullanması, insülin hormonunun yeterli olmasına bağlıdır. Kanda insülin yetersiz olursa kan şekeri yükselir. Pankreas organının incelmiş, pıhtılardan arındırılmış, bol kanla kanlanması tekrar düzenli çalışmasına ve görevi olan insülini yeterli salgılamasına sebep olur. Bu kural her organ için geçerli. Hacamat her organın düzenli çalışmasına sebep olduğu gibi pankreasın da düzgün çalışmasına sebep olur.
UZMAN OLMAYAN HİJYENSİZ MERKEZLERDE ASLA HACAMAT TEDAVİSİ OLMAYIN
TÜRKİYEDE HACAMAT İÇİN VE TAMAMLAYICI TEDAVİLER İÇİN GELENEKSEL, TAMAMLAYICI VE FONKSİYONEL TIP UYGULAMALARI DAİRESİ BAŞKANLIĞI BÜNYESİNDE TÜRKİYENİN HEMEN HEMEN HER HASTANESİNDE HACAMAT YAPTIRILABİLMEKTEDİR

İSLAMDA ZİHAR

 

İSLAMDA ZİHAR HARAMDIR
ZİHAR: Bir kimsenin karısına "sen bana anamın sırtı gibisin" diyerek, onu kendisine haram kılmasıdır. Zıhar : "zehr" kökündendir, kelime anlamı sırt demektir.
İslâm öncesi Arap toplumunda bir adam, karısının herhangi bir davranışına kızdığı zaman, ona, "sen bana anamın sırtı gibisin" derdi. Bunun üzerine karısı ona haram olurdu. Fakat bu boşanma sayılmazdı. Aralarındaki aile bağları kopmasa bile helal kabul edilmezdi. Ancak tam anlamıyla boşanmış da sayılamayacağı için kadın, başka bir yol seçemezdi.
Cahiliye dönemi toplum yapısı incelendiğinde, kadınların erkekler karşısında yok denecek kadar az imtiyaza sahip oldukları görülmektedir. Hele kocasının sudan sebeplere dayandırarak söylediği, "Sen bana anamın sırtı gibisin" sözüyle karşılaşan kadın, tamamen yalnızlığa terk ediliyordu.
Zıhar olayı, ilgili Ayetler nazil oluncaya kadar, cahiliye döneminde yaşandığı şekliyle devam etti. Bu Ayetlerin nüzul sebebi hakkında Havle Binti Mâlik bin Sa'lebe'den şu hadis rivayet edilmiştir:
HADİS: "Kocam Evs b. Samit bana zihar yaptı. Ben de Rasûlüllah (s.a.v)'a giderek durumu anlattım ve şikâyet ettim. Rasûlüllah (s.a.s) bana ısrarla, Allah'tan kork, Evs senin amcaoğlundur. Ona iyi davran" diye buyuruyordu. Nitekim bir müddet sonra hakkımda şu Ayetler nazil oldu: AYET: "Habibim, zevci hakkında seninle mücadele eden (nihayet halinden) Allah'a da şikâyet etmekte olan (kadın)'ın sözünü (umulduğu vecih ile) Allah dinlemiştir. Allah sizin konuşmanızı zaten işitiyordu. Çünkü Allah hakkıyla işitici, kemaliyle görücüdür’’.
İçinizden zıhar yapagelenlerin karıları, onların anaları değildir. Anaları kendilerini doğurandan başkası değildir. Şüphe yok ki onlar herhalde çirkin ve yalan bir laf söylüyorlar. Muhakkak ki Allah bağışlayıcı, çok bağışlayıcıdır.
Kadınlardan zıhar ile ayrılmak isteyip de sonra dediklerini geri alacaklar için birbiriyle temas etmezden evvel, bir köle azad etmek (lazımdır). İşte size bununla öğüt veriliyor. Allah ne yaparsanız, hakkı ile haberdardır.
Fakat kim (bunu) bulamazsa, (yine) birbiriyle temas etmezden evvel, fasılasız iki ay oruç (tutsun). Buna da güç yetiremezse altmış yoksul (doyursun). (Kefaretteki) bu (hafifletme) Allah'a ve peygamberine iman (da) sebat etmekte olduğunuz içindir. Bu (hükümler) Allah'ın (tayin ettiği) hadlerdir. (Bunları kabul etmeyen) kâfirler için ise elem verici azab vardır" (el-Mücadele, 58/1-4 bk.; İbn Kesir, Tefsir, İstanbul 1985, VIII, 8 vd).
Havle binti Mâlik bin Sa'l-ebe şöyle devam ediyor:
HADİS: "Ayet nazil olduktan sonra Rasûlüllah (s.a.s); "Kocan seninle temas etmeden evvel bir köle azad etsin" dedi. Ben de "Kölesi yok" dedim. Rasûlüllah, "Öyleyse iki ay oruç tutsun" dedi. "Yâ Rasûlüllah, o yaşlıdır, o kadar oruç tutamaz" dedim. Rasûlüllah (s.a.s): "Öyleyse 60 miskini doyursun"buyurdu. "Onun sadaka verecek birşeyi de yoktur" dedim. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.s): Ben ona altmış sa' hurma vereyim " buyurdu. "Bir altmış sa' da ben veririm." dedim. Rasûlüllah (s.a.s) "İyi yaparsın. Sen onun yerine altmış yoksulu doyur ve amcaoğlunun yanına git" buyurdu.
Zihar, cahiliyye döneminde talakın en ağır şekliydi. Çünkü ziharla zevce, ebedi haram olan anne gibi, ebedi haram kılınıyordu. Bu sebeple zihar yapan birisinin zevcesini tekrar alması hiçbir şekilde caiz değildi. İslâm bu hükmü geçersiz kıldı. Yine de kefaret verinceye kadar geçici bir haramlığa sebebiyet verdiğini kabul etti. Cahiliyet dönemindeki gibi onu kesin bir talak gibi görmedi.
Ulema, ziharın haram olduğunda ittifak etmişlerdir. Bu sebeple zihar yapmak caiz değildir. Üstelik yalan ve iftiradır. Zihar yapan kimse büyük günah işlemiş olur. Zıhar yapan kimseye, kefaret verinceye kadar zevcesine yaklaşması haramdır. Ve pişman olup zevcesini geri almak isteyenlerin de keffaret vermesi farzdır.
Hanefi, Mâlikî ve Hanbelîlere göre keffaret vermeden evvel her türlü yakınlık (öpmek, sarılmak vb) haramdır. İmam Sevrî ve İmam Şâfiî'ye göre değildir. Çünkü âyette yalnız "temas" zikredilmiştir. İmam Mâlik ise, cariyeye zihar yapmayı sahih görmüştür. Ayrıca fakihler, kadının kocasına zihar yapamayacağı hususunda görüş birliğindedirler. Zihar keffareti bir köle azad etmektir. Hanefîlere göre kölenin kâfir, Müslüman, erkek, kadın, büyük küçük olması önemli değildir. Ancak akıllı ve azalarının tam olması gerekir. Şâfiî ve Malikilere göre, azad edilecek kölenin mü'min olması şarttır.
Eğer köle yok ise, altmış gün aralıksız oruç tutulur. Hastalık ve yaşlılık gibi sebeplerden dolayı oruç tutmayan kimseler ise, altmış fakiri doyururlar. Şâfiî ve Mâlik'e göre ise bir fakire altmış gün veya her gün için yarım sa' verilmesi yeterlidir.
Fukaranın çoğunluğuna göre zıhar yapan kimse, kefaretini vermeden önce zevcesiyle münasebette bulunursa Allah (c.c)'a isyan etmiş ve günah işlemiş olur. Tövbe ederek, kefaretini verinceye kadar zevcesiyle yeniden temasta bulunamaz. Kefaretinde de artma olmaz.

KAZA VE KADER

  


KAZA VE KADER: İMANIN ŞARTIDIR
Kader, Yüce Allah'ın, ezelden ebede kadar olacak bütün şeylerin zaman ve yerini, özellik ve niteliklerini, ezeli ilmiyle bilip sınırlaması ve takdir etmesi, demektir. Allah'ın ilim ve irade sıfatlarıyla ilgili bir kavram olan kader, evreni, evrendeki tüm varlık ve olayları belli bir nizam ve ölçüye göre düzenleyen ilahi kanunu ifade eder.KAZA: Cenab-ı Hakk'ın ezelde irade ettiği ve takdir buyurduğu şeylerin zamanı gelince, her birisini ezeli ilim, irade ve takdirine uygun biçimde meydana getirmesi ve yaratmasıdır. Kaza Allah'ın tekvin sıfatı ile ilgili bir kavramdır.
KAZA VE KADERE İMAN:
Kaza ve kadere inanmak demek, hayır ve şer iyi ve kötü, acı ve tatlı, canlı ve cansız, faydalı ve faydasız her ne varsa hepsinin Allah'ın bilmesi, dilemesi, kudreti, takdiri ve yaratması ile olduğuna, Allah'tan başka yaratıcı bulunmadığına inanmak demektir. Dünyada meydana gelmiş ve gelecek olan her şey, Allah'ın ilmi, dilemesi, takdiri ve yaratması ile olur.
HER ŞEYİN BİR KADERİ VARDIR:
Yüce Allah, insanları hür iradeleriyle seçecekleri şeylerin nerede ve ne şekilde seçileceğini ezeli yani zamanla sınırlı olmayan mutlak ilmiyle bilir ve bu bilgisine göre diler, yine Allah bu dilemesine göre takdir buyurup zamanı gelince kulun seçimi doğrultusunda yaratır. Bu durumda Allah'ın ilmi kulun seçimine bağlı olup, Allah'ın ezeli manada bir şeyi bilmesinin, kulun irade ve seçimi üzerinde zorlayıcı bir etkisi yoktur. Aslında insanlar, Allah'ın kendileri hakkında sahip olduğu bilgiden habersizdirler ve pratik hayatta bu bilginin etkisi altında kalmaksızın kendi iradeleriyle davranmaktadırlar. Yüce Allah bildiği için belli şeyleri yapmıyoruz. Bizim bu işleri yapacağımız, O'nun tarafından ezeli ve ebedi ve mutlak anlamında bilinmektedir. Allah, kulu seçen ve seçtiklerinden sorumlu olan bir varlık olarak yaratmış, onu emir ve yasaklarla sorumlu ve yükümlü tutmuştur. Ayrıca Allah (cc) kulun seçimine göre fiilin yaratılacağı noktasında bir ilahi kanun da belirlemiştir.
Kader konusunda bilinmesi gereken bir başka husus da şudur: Kader iç yüzünü ancak Allah'ın bilebileceği, mutlak ve kesin bir biçimde çözümlenmesi mümkün olmayan bir ilahi sırdır. Zaman ve mekan kavramlarıyla yoğrulmuş bulunan insan aklı, zaman ve mekan boyutlarının söz konusu olmadığı bir ilahi ilmi, irade ve kudreti kavrayabilme güç ve yeteneğinde değildir. Kader konusunu kesin biçimde çözmeye girişmek, insanın kapasitesini zorlaması ve imkansıza talip olması demektir.
KADERİ BAHANE ETMEK
Kaza ve kadere inanmak iman esaslarındandır. Ancak insanlar kaderi bahane edere kendilerini sorumluluktan kurtaramazlar. Bir insan "Allah böyle yazmış, alın yazım buymuş, bu şekilde takdir etmiş, ben ne yapayım?" diyerek günah işleyemeyeceği gibi, günah işledikten sonra da kendisini suçsuz gösteremez, kaderi mazeret olarak ileri süremez. Çünkü bu fiiller, insanlar böyle tercih ettikleri için bu seçime uygun olarak Allah tarafından yaratılmışlardır. Ayrıca sır olan kaderin içyüzü Allah 'tan başkası tarafından bilinemez. O halde kader ve kazaya güvenip çalışmayı bırakmak, olumlu sonucun sağlanması ya da olumsuz sonuçların önlenmesi için gerekli sebeplere sarılmamak ve tedbirleri almamak, İslam'ın kader anlayışı ile bağdaşmaz. Allah her şeyi birtakım sebeplere bağlamıştır. İnsan bu sebepleri yerine getirirse Allah da o sebeplerin sonucunu yaratacaktır. Bu da bir İlahi kanundur ve kaderdir.
KAZA VE KADER HAKKINDAKİ AYETLER
Kadere iman farzdır. Bu husus Kur'an-ı kerim ve hadis-i şerifler ile bildirilmiştir. Allah(cc) ezeli ilmiyle, insanların ve diğer mahlûkatın, ne zaman doğacağını, ne zaman öleceğini ve ne yapacaklarını bilir. İlahın her şeyi bilmesi, her şeye gücü yetmesi gerekir. Bilmeyen, gücü yetmeyen, muhtaç olan, ölebilen ilah olamaz. Allah(cc) herkesin ne yapacağını bilir. Kur'an-ı kerimde mealen,
AYET: (Bakara- 255) ‘’Allah, onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir’’
buyuruluyor. İnsanların başına gelecek olaylar, doğacakları, ölecekleri ve ne iş yapacakları gibi bütün bilgiler, levh-i mahfuz denilen bir kitaptadır. Bu kitaptaki bilgilere kader deniyor. Kader hakkında birçok ayet-i kerime vardır. Birkaçının meali şöyledir
AYET: [Hadid- 22](Yeryüzünde vuku bulan ve başınıza gelen bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta [levh-i mahfuzda yazılmış] olmasın. Elbette bu, Allah’a kolaydır.)
AYET: [Al-i İmran-145] (Ölümü Allah’ın iznine bağlı olmayan hiç kimse yoktur.)
AYET: [Enam- 2](Ölüm zamanını takdir eden ancak Allah’tır.)
AYET: [Kamer- 52, 53](Yaptıkları küçük büyük her şey, satır satır kitaplarda yazılmıştır.)
AYET: [Araf- 34] (Her ümmetin bir eceli vardır, gelince ne bir an geri kalır, ne de bir an ileri gider.)
AYET: ([Kamer- 49]Biz, her şeyi kader ile [bir ölçüye göre] yarattık.)
AYET: [Hud- 6] (Allah her canlının durduğu yeri ve sonunda bırakılacağı mekânı bilir. Hepsi açık bir kitapta [levh-i mahfuzda] dır.)
AYET: [Sebe- 3] (Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey, Ondan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyüğü de, apaçık kitaptadır.)
AYET. [Fatır- 11(Bir canlıya verilen ömür ve ömrünün azaltılması da mutlaka bir kitaptadır.)
AYET: (Tevbe- 51)’’ De ki: Allah'ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim Mevlamızdır. Onun için müminler yalnız Allah'a dayanıp güvensinler.’’
AYET: (Enam- 59)’’ Gaybın anahtarları Allah'ın yanındadır; onları O'ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O'nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır
KAZA VE KADER İLE İLGİLİ HADİSLER:
HADİS: (İman; Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe, [yani Cennete, Cehenneme, hesaba, mizana], kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, ölüme, öldükten sonra dirilmeye, inanmaktır. Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim Onun kulu ve resulü olduğuma şehadet etmektir.) [Buhari, Müslim, Nesai]
HADİS: (Kadere inanmak, iman esaslarındandır.)[Ebu Davud, Tirmizi]
HADİS:(Kadere inanmayan imanın gerçeğine erişmez.) [Nesai]
HADİS: (Kaderi inkâr edenin İslam’dan nasibi yoktur.) [Buhari]
HADİS: (Kadere iman etmek, tevhidin nizamıdır.) [Deylemi]
HADİS: (Ahir zamanda şerli kimseler kader hakkında konuşur.) [Hâkim]
HADİS: (Ahir zamanda kaderi inkâr edenler çıkacaktır) [Tirmizi]
HADİS: (Ahir zamanda, şu üç şeyden korkuyorum: Müneccimlere [falcılara] inanmak, kaderi inkâr ve idarecilerin zulmü.) [Taberani, İbni Asakir, Hatib, İbni Ebi Âsım]
HADİS: (Kaderi inkâr etmeyin. Hıristiyanlar kaderi inkâr eder.) [Cami-us-sagir]
HADİS:(Ümmetim kaderi inkâr etmedikçe, dinde sabittir. Kaderi yalanlayınca helak olurlar.)[Taberani]
HADİS:(Ahirette kaderi tekzib edene rahmet nazarı ile bakılmaz.) [İ. Adiy]
HADİS:(Şu üç şeyden korkuyorum:
1- Âlimin sürçmesi,
2- Münafıkların (Kur'an böyle diyor) diyerek tartışmaya girişmesi,
3- Kaderin inkâr edilmesi.) [Taberani]
HADİS:(Kaderden bahsedilince dilinizi tutunuz!) [Taberani]
HADİS:(Kaderi inkâr edene, bütün peygamberler lanet eder.) [Taberani]
HADİS:(Kadere, hayra ve şerre iman etmedikçe, başa gelenin asla şaşmayacağına, başa gelmemesi mukadder olanın da asla gelmeyeceğine inanmadıkça, hiç kimse iman etmiş sayılmaz.) [Tirmizi]
HADİS:(Bütün Peygamberler şunlara lanet etmiştir:
1) Allah’ın kitabında olmayan şeyi ona ekleyen [Kur’anda böyle yazıyor diye yalan söyleyen, Kur’anı kendi görüşüne göre tevil eden],
2) Allah’ın kaderini inkâr eden,
3) Allah’ın zelil ettiğini aziz, aziz ettiğini de zelil eden zalim idareci.) [Taberani]
HADİS:Kaderi yaratan Allahü teâlâdır. Her şeyi yaratan Allahü teâlâdır. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir:
HADİSİ KUTSİ:(Allahü teâlâ buyurur: “Ben âlemlerin rabbiyim, hayrı da, şerri de ancak ben tayin ederim. Hakkında şer yazdığıma yazıklar olsun, hakkında hayır yazdığıma ise ne mutlu.)
[İ.Neccar]
HADİS:(Allahü teâlâ, kullarının iyilik mi kötülük işleyeceklerini, Cehennemlik mi, Cennetlik mi olduklarını elbette bilir, bildiğini yazıyor. Yoksa yazdığı için kul öyle yapmak zorunda kalmıyor. Cebriye zorla Allah yaptırır der, Mutezile ise Allah’ın kaderini inkâr eder.)
(Bütün işler Allahü teâlâdandır; hayır olanı da şer olanı da.) [Taberani]
HADİS:(Kaderiyenin İslam’dan nasibi yoktur. Bunlar, Şer takdir edilmedi derler.) [Beyheki] (Kaderiye, Mutezile demektir.)
HADİSİ KUTSİ:(Allahü teâlâ buyurdu ki: Bana iman edip de kadere, hayır ve şerrin benim takdirimle olduğuna iman etmeyen, benden başka Rab arasın.) [Şirazi]
HADİS:(Ümmetimin helaki üç şeydedir: Irkçılık, kaderi inkâr ve nakle itibar etmemek)[Taberani]
HADİS:(Allahü teâlâ, ilk önce Kalemi yaratıp, “Kaderi, olanı ve sonsuza kadar olacak olanı yaz” buyurdu.) [Tirmizi, Ebu Davud]
HADİS.(Her şey ezelde yazıldı. Kalem kurudu.) [Tirmizi] (Yani kader, takdir son buldu ve kaleme yazacak bir şey kalmadı.)
HADİS:(Ya Resulullah, yaptığımız ve yapacağımız işler önceden takdir edilip yazıldığına göre, iş yapmanın ne önemi var) diye soranlara, (Herkes, kendi işine hazırlanır) ve (Herkes önceden takdir edilmiş olan işlere hazırlanır) buyurdu. (Müslim, Tirmizi)
KAZA VE KADER KONUSUNDA DİYANETİN GÖRÜŞÜ
Kader ve kazaya iman yüce Allah'ın ilim, irade, kudret ve tekvîn sıfatlarına inanmak demektir. Bir başka deyişle bu sıfatlara inanan kimse, kader ve kazaya da inanmış olur. Bu durumda kader ve kazâya inanmak demek, hayır ve şer, iyi ve kötü, acı ve tatlı, canlı ve cansız, faydalı ve faydasız her ne varsa hepsinin Allah'ın bilmesi, dilemesi, kudreti, takdiri ve yaratması ile olduğuna, Allah'tan başka yaratıcı bulunmadığına inanmak demektir.
Dünyada meydana gelmiş ve gelecek olan her şey, Allah'ın ilmi, dilemesi, takdiri ve yaratması ile olur. Her şeyin bir kaderi vardır. Bunun anlamı ise şudur: Yüce Allah, insanları hür iradeleriyle seçecekleri şeylerin nerede ve ne şekilde seçileceğini ezelî yani zamanla sınırlı olmayan mutlak ilmiyle bilir ve bu bilgisine göre diler, yine Allah bu dilemesine göre takdir buyurup zamanı gelince kulun seçimi doğrultusunda yaratır. Bu durumda Allah'ın ilmi, kulun seçimine bağlı olup, Allah'ın ezelî manada bir şeyi bilmesinin, kulun irade ve seçimi üzerinde zorlayıcı bir etkisi yoktur. Aslında insanlar, Allah'ın kendileri hakkında sahip olduğu bilgiden habersizdirler ve pratik hayatta bu bilginin etkisi altında kalmaksızın kendi iradeleriyle davranmaktadırlar. Bir başka ifadeyle söylersek biz, yüce Allah bildiği için belli işleri yapmıyoruz. Bizim bu işleri yapacağımız, O'nun tarafından ezelî ve mutlak anlamda bilinmektedir. Allah, kulu seçen ve seçtiklerinden sorumlu olan bir varlık olarak yaratmış, onu emir ve yasaklarla sorumlu ve yükümlü tutmuştur. Ayrıca Allah Teâlâ, kulun seçimine göre fiilin yaratılacağı noktasında bir ilâhî kanun da belirlemiştir.
KADER İÇ YÜZÜNÜ ANCAK ALLAHIN BİLEBİLECEĞİ İLAHİ SIRDIR
Kader konusunda bilinmesi gereken bir başka husus da şudur: Kader iç yüzünü ancak Allah'ın bilebileceği, mutlak ve kesin bir biçimde çözümlenmesi mümkün olmayan bir ilâhî sırdır. Zaman ve mekân kavramlarıyla yoğrulmuş bulunan insan aklı, zaman ve mekân boyutlarının söz konusu olmadığı bir ilâhî ilmi, irade ve kudreti kavrayabilme güç ve yeteneğinde değildir. Kader konusunu kesin biçimde çözmeye girişmek, insanın kapasitesini zorlaması ve imkânsıza talip olması demektir.
İNSANLAR KADERİ BAHANE EDEREK KENDİLERİNİ SORUMLULUKTAN KURTARAMAZ
Kader ve kazaya inanmak iman esaslarındandır. Ancak insanlar kaderi bahane ederek, kendilerini sorumluluktan kurtaramazlar. Bir insan "Allah böyle yazmış, alın yazım buymuş, bu şekilde takdir etmiş, ben ne yapayım?" diyerek günah işleyemeyeceği gibi, günah işledikten sonra da kendisini suçsuz gösteremez, kaderi mazeret olarak ileri süremez. Çünkü bu fiiller, insanlar böyle tercih ettikleri için, bu seçime uygun olarak Allah tarafından yaratılmışlardır. Ayrıca sır olan kaderin iç yüzü Allah'tan başkası tarafından bilinemez. O halde kader ve kazaya güvenip çalışmayı bırakmak, olumlu sonucun sağlanması ya da olumsuz sonuçların önlenmesi için gerekli sebeplere sarılmamak ve tedbirleri almamak, İslâm'ın kader anlayışı ile bağdaşmaz. Allah her şeyi birtakım sebeplere bağlamıştır. İnsan bu sebepleri yerine getirirse Allah da o sebeplerin sonucunu yaratacaktır. Bu da bir ilâhî kanundur ve bir kaderdir.

VEDA HUTBESİ

  

9- PEYGAMBERİMİZ( SAV) İN VEDA HUTBESİ
Bismillahirrahmanirrahim
"Ey insanlar!
"Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım.
"İnsanlar!
"Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl
Mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur.
"Ashabım!
"Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız. O'da sizi yargılayıp sorguya çekecektir. Sakin benden sonra eski
sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi, burada bulunanlar,
bulunamayanlara ulaştırsın. Olabilir ki, burada bulunan kimse bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur.
"Ashabım!
"Kimin yanında bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki, faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah
böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdulmuttallib'in oğlu (amcam) Abbas'ın faizidir. Lakin
ana paranız size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.
"Ashabım!"
"Dikkat ediniz, Cahiliyeden kalma bütün adetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliye devrinde güdülen
kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalib'in torunu İlyas bin
Rabia'nın kan davasıdır.
"Ey insanlar!
"Muhakkak ki, şeytan şu topraklarda kendisine tapınmaktan tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun
dışında ufak tefek islerinizde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da
sakınınız.
"Ey insanlar!
"Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah'ın
emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah'ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde
hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınızı; yatağınızı hiç
kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evlerinize almamalarıdır. Eğer
gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırlarsa, Allah, size onların yataklarında yalnız
bırakmanıza ve izin vermiştir. Kadınların da sizin üzerinizdeki
, meşru örf ve adete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.
"Ey Müminler!
"Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler, Allah'ın kitabı
Kur-ân-i Kerim ve Peygamberin (a.s.m) sünnetidir.
"Müminler!
"Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslümanın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar
kardeştirler. Bir Müslümana kardeşinin kanı da, malı da helal olmaz. Fakat malını gönül hoşluğu ile vermişse
o başkadır.
"Ey insanlar!
"Cenab-ı Hakk her hak sahibine hakkını vermiştir. Her insanın mirastan hissesini ayırmıştır. Mirasçıya vasiyet
etmeye luzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden kimse için mahrumiyet vardır.
Babasından başkasına ait soy iddia eden soysuz yahut efendisinden başkasına intisaba kalkan köle, Allah'ın,
meleklerinin ve bütün insanların lanetine uğrasın. Cenab-ı Hakk, bu gibi insanların ne tevbelerini, ne de adalet
ve şehadetlerini kabul eder.
"Ey insanlar!
Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem'in çocuklarisiniz, Adem ise topraktandır. Arabın Arap
olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın
da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır. Allah yanında
en kıymetli olanınız O'ndan en çok korkanınızdır.
"Azası kesik siyahî bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah'ın kitabı ile idare ederse, onu
dinleyiniz ve itaat ediniz.
"Suçlu kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine
suçlanamaz.
"Dikkat ediniz! Su dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız:
Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız.
Allah'ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı, haksız yere öldürmeyeceksiniz.
Zina etmeyeceksiniz.
Hırsızlık yapmayacaksınız.
"İnsanlar Lâilahe illallah deyinceye kadar onlarla cihad etmek üzere emrolundum. Onlar bunu söyledikleri
zaman kanlarını ve mallarını korumuş olurlar. Hesapları ise Allah'a aittir.
"İnsanlar!
"Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?"
Sahabe-i Kiram birden şöyle dediler:
"Allah'ın elçiliğini ifa ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz, bize vasiyet ve nasihatte bulundunuz, diye
şehadet ederiz!"
Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz (S.A.V.) şehadet parmağını kaldırdı, sonra da cemaatin üzerine çevirip indirdi ve şöyle buyurdu:
"Şahid ol, yâ Rab! Şahid ol, yâ Rab! Şahid ol, yâ Rab!"

İSLAMDA EZAN

   

İSLAMDA EZAN
EZAN: lugatta “i’lam” yani “bildirmek” demektir. Istılahta ise, farz namazlar için muayyen vakitlerde malum lafızlarla okunan mübarek sözlere “ezan” denir. Ezan okuyan kişiye de “müezzin” adı verilir. Ezan, hicretin birinci yılında meşru kılınmış olup, meşruiyyeti Kur’an ile sabittir. Kur’an-ı Kerim’de;
AYET: [Maide, 58] “(Ezanla) birbirinizi namaza çağırdığınız zaman.” Başka ayette
AYET: [Cuma, 9] “Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağırıldığı (ezan okunduğu) zaman.” buyurulmaktadır.
EZAN NASIL TESBİT EDİLDİ?
Hicretin birinci yılında Medine-i Münevvere’de Mescid-i Nebevi tamamlanınca cemaatle namaz kılınmaya başlandı. Müslümanlar, namaz vakitleri gelmeden önce mescidin yanında toplanıp namaz vaktinin girmesini beklerlerdi. Bu arada Hz. Bilal-i Habeşi (ra), Rasûlullah’ın emriyle cemaate “es-selah, es-selah” (namaza namaza) veya “es-selatu camiğatun” (namaz toplayıcıdır / cemaatle namaza) diye seslenirdi. Ancak bu usül, Müslümanları zamanında cemaate toplanmaya ve onları cemaatten mahrum etmemeye elverişli değildi. Nitekim mescide erken gelen sahabiler namaz vaktini bekleyerek işlerinden olurlar, geç gelen sahabiler ise namaza yetişemezlerdi. Bu sebeple namazları zamanında bildirecek bir alamete ihtiyaç duyuldu.
Bu iş için Resûlullah’ın riyasetinde bir istişare heyeti toplandı. Mecliste bulunan sahabiler tarafından çeşitli teklifler gündeme getirildi. Bazıları “Namaz vakti gelince yüksek bir yere bayrak dikelim, onu görenler birbirlerine haber verirler” dediler. Resulullah bu görüşü münasip bulmadı. Yine Resulullah “boru çalınması” teklifini yahudilerin, “çan çalınması” teklifini hiristiyanların, “ateş yakılması” teklifini de mecusilerin adeti olduğu gerekçesiyle kabul etmedi. Neticede istişare heyeti bu hususu karara bağlayamadan dağıldı. Resulullah da bu hususta Allah’tan vahiy beklemeye başladı.
Ertesi sabah Abdullah b. Zeyd, Resulullaha gelerek; “Ya Resulullah, bu gece ben bir rüya gördüm. Rüyamda üzerinde iki parçadan oluşan bir elbise ve elinde bir çan bulunan biri yanıma geldi. Ben kendisine ‘Ey Allah’ın kulu; bu çanı satar mısın?’ diye sordum. O, ‘Çanı ne yapacaksın?’ dedi. Ben de ‘Onunla halkı namaza çağıracağız’ dedim. O ise, ‘Sana ondan daha hayırlı olanı söyleyeyim mi?’ dedi. Ben de ‘Olur, nedir?’ dedim. Bunun üzerine bana ezanı okudu...” diye anlattı.
Abdullah b. Zeyd’in rüyasını Resûlullah’a anlatması üzerine Resûlullah : “İnşaallah, bu hak rüyadır. Gördüğünü Bilal’e öğret. Çünkü onun sesi senin sesinden daha güzeldir” buyurdular. O da bunu Hz. Bilal’e öğretti. Bilal’de bu ezanı yüksek ve çok tatlı bir sesle okudu.
Ezan’ın Medine semalarında yayıldığı sırada, bu ilahi daveti duyan Hz. Ömer (ra), evinden çıkıp koşa koşa Resûlullah’a geldi ve “Ya Resûlullah, bunu ben rüyamda gördüm” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah; “Ey Ömer, vahiy sizi geçti. Siz bana gelip anlatmadan önce bu hususta vahiy geldi” diye buyurdu.
Abdullah İbn-i Ömer (ra) anlatıyor: (Sahih-i Buhari’den) “Müslümanlar muhacir olarak Medine’ye geldikleri zaman, bir araya toplanıp, namaz vaktini gözetlerlerdi. Bir gün bu husus hakkında aralarında müşavere ettiler. Bazıları Hiristiyanların çanı gibi, çan kullanılsın, bazıları da çan olmasın da, Yahudilerin nefirisi gibi boru çalınsın teklifinde bulundu. Hz. Ömer (ra) ise; “Öyle ama, namaza insanları çağırmak için neden bir adam görevlendirmiyoruz” dedi. Resûl-i Ekrem (sav) bunun üzerine: “Haydi Bilâl kalk, namaz için nida et” buyurdu”... İmam Kasani; Abdullah b. Zeyd’in, bu müşavereden sonra ezânı rüyasında gördüğünü ve bu durumu Resûl-i Ekrem (sav)’e bildirdiğini kaydettikten sonra, Hz. Ömer (ra)’in de aynı günlerde ezânı rüyasında işittiğini kaydediyor... İbn-i Abidin bu konuda şunları kaydediyor: “Fethû’l Kadir sahibi, Abdullah b. Zeyd kıssasını “Sirac”dan naklen ve tamamen isnadlarıyla nakletmiştir. Bu kıssada aynı rüyayı o gece Hz. Ömer (ra)’in de gördüğü bildirilmektedir. “Minhac” haşiyesinde Hafız İbn-i Hacer’den naklen şöyle deniliyor: Bunu Abdurrezzak ile Ebû Davûd’un Murasil’inde rivayet ettiği şu haber te’yid eder: Hz. Ömer (ra) Ezân rüyasını görünce haber vermek için Peygamber (sav)’e geldi. Fakat bu hususta vahyi gelmiş buldu. Onu Bilâl’in Ezânından başka şaşırtan şey olmadı. Bunun üzerine Peygamber (sav): “Bu hususta vahiy seni geçti” buyurdu .
EZANDA DİKKAT EDİLECEK HUSUSLAR
1- Ezan mutlaka Arapça okunmalıdır. Çünkü ezan Müslümanların birlik ve beraberlik sembolüdür. Eğer ezan ayrı dillerde okunursa birlik sağlanamaz. Türkün okuduğu ezanı arap anlayamaz. Müminler arasındaki birlik ve ahenk bozulur.
2- Ezanı Müslümanların sevip saydığı güvenilir, İslam ahlakı ile ahlaklanmış olanların okuması gerekir. Toplumun sevmediği , günahkar, kötü kişilerin okuduğu ezan Müslümanları toplama da başarısız olur.
3- Ezan okuyan kişinin sesi gür ve güzel olmalıdır. Güzel okunan ezan insanları cezp eder. Kalplerini yumuşatır. İslama ısındırır. Nitekim birçok hiristiyan,Yahudi ve benzeri dinlere mahsus birçok kişi ezandan etkilenerek Müslüman olmuşlardır.
4- Ezan ağır ağır, Kamet hızlı okunmalıdır.
5- Ezan okuyan müezzin teganni yapmamalıdır.( Harfleri yanlış okumamalıdır.)
6- Ezan okuyan müezzin verilen selamı almaz, konuşmaz.
7- Ezan ayakta okunmalıdır.
8- Ezan kıbleye karşı okunmalıdır.
9- Ezan abdesli olarak okunmalıdır.
10- Ezanı kadın veya çocuk okursa batıldır. Tekrar okunmalıdır.
11- Ezan namaz vaktinden önce okunduğunda tekrar edilmelidir.
12- Ezanı kafiri ve deli okursa batıldır. Tekrar okunmalıdır.
13- Ezan okuyan sarhoşun okuduğu batıldır. Tekrar edilmelidir.
EZAN DİNLEMENİN ADABI
1- Ezan okunurken konuşulmaz. Müzik v.b şeyler dinliyorsa vaz geçer ezanı dinler. Hatta kuran okuyan kişi kuran okumayı bırakır ezanı dinler.
2- Ezanı dinleyen kişi ezanı içinden tekrar eder. Haya lesselah ve hayyalel felah okunduğunda( la havle vela guvvete illa billah) der.
3- Sabah ezanında Esselatü hayrünminennevm okunduğunda (sadakte ve berirte )’’Doğru söylüyorsun’’ denir.
4- Ezanı dinleyen kişi cünüpte olsa ezanı içinden tekrar eder. Ancak aybaşı olan kadın tekrar etmez.
5- Ezanı dinleyen kişi elindeki işe ara verir.
6- Ezanın sonunda şu dua okunur.
VESİLE DUASI:
"Allahumme Rebbe hazihi'd-dağveti't-tamme. Vesselatil gâimeti ati Muhammedenil vesilete vel fazilete veddereceter-refîğate. vebğashu makamen Mahmudenillezi veğadteh. İnneke lâ tühlifü'l-mîâd
ANLAMI
"Ey benim Allahım! Ey bu tam davetin ve vakti gelen, kılınacak olan namazın Rabbi. Peygamberimiz Muhammed (S.A.V)'e vesileyi, fazileti ve yüksek dereceyi ihsan et. O'nu kendisine va'dettiğin Makam-ı Mahmud'a eriştir. Muhakkak Sen va'dinden dönmezsin."
HADİS:"Kim ezanı işittiği zaman, Ey şu eksiksiz davetin ve kılınacak namazın Rabbi olan Allahım Muhammed (s.a.v)'e vesileyi ve fazileti ver. O'nu kendisine va'dettiğin Makam-ı Mahmud'a ulaştır, diye dua ederse kıyamet gününde o kimseye şefaatim vacip olur." (Buhari)

15 Eylül 2022 Perşembe

ORUÇLA İLGİLİ SORU VE CEVAPLAR 1.BÖLÜM



ORUÇLA İLGİLİ SORU VE CEVAPLAR 1.BÖLÜM
Orucun ve Ramazan ayının fazileti
Oruç ve aç durmak
Oruç tutmak faydalıdır
Orucun farzları
Günah işleyenin orucu
Oruç tutmamayı mubah kılan özürler
Seferde iken oruç tutmak
Açıktan oruç yemek
Kadınlar muayyen günlerinde iken
İftar vermenin fazileti

ORUÇLA İLGİLİ SORU VE CEVAPLAR 2.BÖLÜM



ORUÇLA İLGİLİ SORU VE CEVAPLAR 2.BÖLÜM
İftar vermenin fazileti İftarı geciktirmek caiz mi?
Seher vakti ve sahur
İtikaf nedir, kadınlar nasıl yapar
Hastaların oruç tutması
Nafile oruç ve fazileti
Oruç kefareti

ORUÇLA İLGİLİ SORU VE CEVAPLAR 3.BÖLÜM



ORUÇLA İLGİLİ SORU VE CEVAPLAR 3.BÖLÜM
Oruç hakkında hükümler
Teravih namazı önemli sünnettir
Ramazanda sağlıklı beslenmek için
Fitre vermenin önemi
Bayram sevinç günleridir

ORUÇLA İLGİLİ SORU VE CEVAPLAR 4.BÖLÜM



ORUÇLA İLGİLİ SORU VE CEVAPLAR 4.BÖLÜM
Oruca gündüz niyet ederkenRamazan eğlencesi!..
Ramazan ayının 27. gecesi Seferde oruç Oruç kefareti için Kefaret gerekmez
Uyuyarak oruç tutmak
Pazartesi günü oruç
İmtihan ve oruç
Tek niyetle teravih İftar duaları
Fıtra verirken Sülük orucu bozar mı?
Âdet edinilen oruçlar

ORUÇLA İLGİLİ SORU VE CEVAPLAR 5.BÖLÜM



ORUÇLA İLGİLİ SORU VE CEVAPLAR 5.BÖLÜM

22 ADET İBRETLİK KISSA DİNLE


 22 ADET İBRETLİK KISSA DİNLE

MUHTEŞEM SELALAR AĞLAMAK GARANTİ



MUHTEŞEM SELALAR AĞLAMAK GARANTİ

TILSIMLI GÖMLEK NEDİR NE İŞE YARAR?




TILSIMLI GÖMLEK NEDİR NE İŞE YARAR?
Muhterem müminler Osmanlı padişahlarının bir çoğunun giydiği tılsımlı gömlek nuskanın gömlek şekline çevrilmesinden başka şey değildir. Nuskanın faydası olmasa hiç padişahlar giyermiydi. Başta Kanuni sultan süleyman olmak üzere birçok padişahın giydiği tılsımlı gömlekler bugün Topkapı sarayında sergilenmektedir merak edenler gidip görebilirler.

EŞİNİ KENDİNE BAĞLAMA DUASI



EŞİNİ KENDİNE BAĞLAMA DUASI Muhterem müminler Eşinizi kendinize bağlamak için her çareye başvururken dua edilmeli buna rağmen olmuyorsa duaya başvurmalıdır. Sen eşine her kötülüğü yap sonrada sana bağlanması için dua et öyle birşey yok eşler birbirinin kölesi değildir. Duanın en makbulu kendiniz yapmanızdır. Şayet kendiniz yapamıyorsanız o taktirde bir hocaya yaptırabilirsiniz ancak hoca sizinle para pazarlığına giriyorsa ona kesinlikle başvurmayınız çünkü o kuranı paraya satan kafirdir. Hoca para istemez se ona el emeği için teşekkür için helalleşmek için gönlünüzden geçen parayı vermekte sakınca yoktur. çünkü hediyeleeşmek sünnettir.

TÜRKİYE DARÜL HARP MİDİR?




TÜRKİYE DARÜL HARP MİDİR?
İslam âlimlerine göre bir yerin harp diyarı (dârülharp) olması için hangi şartların olması gerektiğini ve Türkiye'nin harp diyarı olup olmadığını kısaca özetleyelim:
Önce dârülharp ve dârülislâm mefhumlarının tariflerini ver­mekte fayda görüyoruz. Ö. Nasuhî Bil­men Hukuk-u İslâmiye ve Istılâhat-ı Fıkhiyye Kamûsu'nda dârülislâm ve dârülharbi şöyle tarif eder:
«Dârülislâm, Müslümanların hâkimiyeti altında bulunup Müslümanların emn ve eman içinde yaşayarak dinî vazifelerini ifa ettikleri yerlerdir. Müslümanlar ile aralarında müsalâha bulunmayan gayri müslimlerin hâkimiyeti altında bulunan yerler de dârülharptir» (1)
Sadece bu tarifler dahi dikkatle mü­talâa edilirse, Türkiye'nin diyarıislâm olduğu ve bu vatana dârülharp diyenlerin bu iddialarında hiçbir hakikat payı bulunmadığı açıkça anlaşılır.
Zaten bu mevzuda ortaya atılan görüşler mücerret iddia olmaktan ileri gidememiştir. Bir delile dayanmayan, hakikat payı olmayan mücerret iddialara ise itibar edilmez. Her ilimde olduğu gibi şer'î ilimlerde de meselelerin kesin delillere istinad etmesi asıldır. Ve yine her ilimde hüküm, o sahanın mütehassıs âlimlerine aittir. Şer'î ilimlerin mütehassısları başta dört büyük mezhebin imamları olmak üzere müctehidler ve fıkıh âlimleridirler. Bu sebeble kim olursa olsun din adına konuşan bir kimse müçtehidin-i izamın içtihadlarını, fıkıh âlimlerinin fetvalarını aynen intikal ettirmek mecburiyetindedir. O zevat-ı kiramın fikirleri bütün zamanlara kâfi ve vâfidir.
Tarihçe sabittir ki, bugüne kadar müçtehidin-i izam hazretlerini hiçbir kimse aşamamıştır. Kendilerinden sonra gelen hiçbir müdakkik âlim, onlara müsavat iddiasında bulunmadığı gibi, bu asırdaki bir takım haddi mütecavizler de ortaya mücerred iddiadan başka bir şey koyamamışlardır.
Bu kısa açıklamadan sonra Şafiî ve Hanefî mezheblerinin «dârülharp» ve «dârülislâm» hakkındaki hükümlerini izah edelim:
Şafiî mezhebine göre, bir diyar yahut bir memleket bir defa dahi olsun Müslümanlar tarafından zaptedilmiş ise, o diyar ve o memleket artık kıyamete kadar «dârüIİslâm»dır. Böyle bir memleket sonradan kâfirlerin eline geçse bile, bu hüküm değişmez. Hatta Müslümanlarla barış halinde bulunan gayri müslimlerin ülkeleri de «dârülharp» değildir (2).
İmam-ı Şafiî'nin içtihadı açık ve te'vilsizdir. Demek ki Şafiî mezhebine göre değil Türkiye; Yugoslavya, Bulgaristan, Yunanistan, Buhara, Semerkant, Kırım bile «dârülharp» değil, «dârülislâm»dır. İmam-ı Şafiî'ye göre, bir diyarın «dârülharp» olması için, Müslümanların idaresi altına hiç girmemiş olması ve Müslümanlarla sulh halinde olmaması lâzımdır.
Hanefî mezhebinde, bir «dârülharp», «ahkâm-ı İslâm'ın bazısının icrası ile «dârülislâm»a inkılâp eder (3). Bu hususta ittifak vardır. Bir «dârıislamın», «dârıharb»e inkılâp etmesi hususunda ise, iki ayrı görüş mevcuttur. Bu görüşlerden birincisi îmamı A'zam Hazretleri'ne, diğeri ise İmameyn'e (İmam Muhammed ve İmam Yûsuf) aittir.
İmam-ı A'zam'a göre «dârülislâm»ın «dârülhab»e inkılâp edebilmesi için aşağıdaki üç şartın birlikte tahakkuk etmesi lâzımdır. Eğer bu şartlardan birisi noksan olursa, yine o diyar, «dârıîslâm»dır, «dârülharp» değildir.
1. İçerisinde küfür ahkâmı bitemamiha -yani yüzde yüz- tatbik edilecek. Küfür ahkâmının yüzde yüz tatbik edilmediği meselâ, sadece cuma ve bayram namazlarının kılınabildiği bir diyara «dârülharp» denemez. Serahsî bu hususta şöyle buyurur:
«Bu şartın tahakkuku için orada şirk ahkâmının tamamiyle açıktan açığa icra edilmesi ve İslâm ahkâmının kat'î surette kaldırılmış olması gerekmektedir. Burada İmam-ı A'zam hâkimiyet ve kuvvetin tamamiyle ehl-i küfürde olmasına itibar eder.»(4).
Yani, bu şartın tahakkuku için bir îslâm memleketinde hâkimiyet ve galebenin noksansız bir şekilde kâfirlerde olması lâzımdır. Bazı arızalar sebebiyle ehl-i küfrün hâkimiyetinde bir noksanlık olursa orası «dârülharp» olamaz. Nitekim sadece cuma ve bayram namazlarının ifa edilmesiyle orası «dârülislâm» olur. Ve yine fukahâdan İsticabî'nin içtihadına göre, «Bir diyar­da İslâm'ın sadece bir tek hükmü dahi icra edilebiliyorsa, o diyar 'dârülislâm'dır.»
İbn-i Âbidin'e göre «Bir diyarda Müslümanların ahkâmı ile müşriklerin ahkâmı birlikte icra edilirse, orası yine 'dârülislâm'dır(5). Bezzaziye'de, «Pey­gamber Efendimiz (asm) Medine-i Münevvere'ye teşriflerinde orada Yahudiler ve müşriklerin hükmü cari olduğu halde Resûlüllah Efendimiz (asm)'in İslâm icraatına başlamasıyla o beldenin «dârülislâm»a inkılâb ettiği» kaydedilir(6).
2. O diyar «dârülharp»e muttasıl olacak, yani o diyarın sınırları ve komşu hudutları tamamen kâfirler tarafından kuşatılmış olacak. Eğer bir diyarın hudutlarından herhangi bir tarafı «dârülislâm»la muttasıl, yani bir Müslüman memleketine komşu olursa, o diyar «dârülharp» olamaz. Çünkü İmam-ı A'zama göre «Bir Müslüman memleketle komşu olan Müslümanlar tamamen mağlûp sayılmazlar. O Müslüman memleket ile imanî, ahlâkî, itikadî, içtimaî, siyasî, ticarî ve an'anevî ilişkilerini devam et­tirebilirler; İslâmî şeairi yaşatabilirler.»
Bu noktada bir hususun açıklanmasında fayda vardır. Gayri müslimlerce ihata şartı, müstakil İslâm devletleri için değil, gayri müslim bir devletin hükmü altında bulunan ve kendini müdafaadan aciz vilâyet, köy ve kasabalar için söz konusudur. (Rusya’daki Müslüman köyler gibi.) Nite­kim, fakîhlerin bu mevzuyla ilgili izahlarında «devlet» değil, «belde», «dar» ifadeleri kullanılmıştır. Yoksa kendini müdafaaya muktedir ve müstakil bir İslâm devleti, her taraftan gayri muslim devletlerle kuşatılmış olsa da, yine «dârülharp» olmaz.
3. İçinde eski eman ile emin bir Müslüman veya zımmî kalmamış olacak. Yani o beldede daha önce can ve mal güvenlikleri mevcut olan Müslümanların veya zımmîlerin (gayr-i muslini azınlıkların) bu güvenlikleri bir kâfir istilâsıyla ortadan kalkmış olacak. Bu üçüncü şart, ancak bir İslâm beldesinin kâfirlerin istilâsına uğraması halinde geçerlidir.
Serahsî bu hususu şöyle beyan eder:
«Bir beldede emin bir müslim veya zımnimin kalmış olması, müşriklerin hâkimiyetinin tam olmadığına delildir. Çünkü fukahâ-i İzam, sonradan arız olana değil de, asıl olana itibar ederler. Burada asıl olan ise, oranın «dârülislâm» olmasıdır. Bir zımmî veya müslimin orada kalmış olması, asıldan bir emaredir. Bu emare var oldukça, asıldan bir iz kalmış demektir ve o diyar «dârülislâm» hükmünde devam eder.»(7)
Şimdi İmam-ı A'zam'ın öne sürdüğü bu üç şartı bir misal ile izah edelim:
Daha önce bir îslâm memleketi olan Endülüs sonraları Hristiyanlar tarafından işgal edilmiştir. Müslümanların hiçbir cihetle mal ve can güvenliği kalmamış, küfür ahkâmı yüzde yüz tatbik edilmiştir. Bu ülkenin hiçbir İslâm ülkesi ile de sınırı yoktur, İmam-ı A'zam'ın ileri sürdüğü üç şart Endülüs'te birlikte tahakkuk ettiği için orası «dârülharp»dir.
İmameyn ise, «dârülislâm»ın «dârülharp»e inkılâp etmesini «orada şirk ahkâmının yüzde yüz tatbik edilmesine ve gayri müslimlerin Müslümanlar üzerinde mutlak galebesine» bağlamışlardır. Bu ise bir îslâm beldesinin gayri müslimlerce tamamen istilâ edilmesine bağlıdır. Meselâ, Batum yüzde yüz Rus hâkimiyeti altında bulunduğu ve içerisinde küfür ahkâmı yüzde yüz tatbik edildiği için, îmameyn'e göre «dârülharp»dir. Şayet Batum'da herhangi bir islâm ahkâmına müsaade edilirse, (Bayram ve cuma namazlarının kılınması gibi) orası yine îmameyn'e göre, «dârülharp» olmaktan çıkar.
Şimdi îmam-ı A'zam'm öne sürdüğü üç şartın memleketimiz için geçerli olup olmadığını inceleyelim:
Memleketimiz -lillâhilhamd-, asır­lardan beri «diyar-ı İslâm»dır. Bu keyfiyetini bugün de muhafaza etmektedir. Muamelâta taallûk eden bazı kısımlar müstesna, itikad, ahlâk ve ibadete ait hükümler açıkça ve serbestçe ifa edilmektedir. Kaldı ki muamelâta taallûk eden hükümlerin de büyük bir kısmını, isteyen fertlerin tatbik etmelerine kanunî bir engel yoktur.
Devletimiz bir kısım dinî hizmetleri bizzat deruhte etmiş ve bu hizmetleri yürütmek üzere «Diyanet İşleri Başkanlığı»nı kurmuştur. Vaazlar kürsülerden dinî telkin etmekte, İslâm'ı anlatmaktadır. Bütün vilâyet ve kazalarda fetva mercii olan müftülükler, fiilen hizmet görmekte, yüzlerce Kur'an Kursu faal olarak çalışmaktadır. Ezan, cemaat, cuma, bayram ve hac gibi İslâmî şeâir canlı ve hayattar olarak varlığını devam ettirmektedir. Binlerce cami ve mescidlerden, günde beş kere Ezan-ı Muhammedi okunmakta, cemaat namazları, cuma ve bayram namazları serbestçe kılınabilmektedir. İsteyen Müslümanlar hac ve umre ibadetini yapabilmektedirler. Kur'ân-ı Kerîm'in ve İslâmî eserlerin neşriyatı rahatlıkla yapılmaktadır. Dinî bayramlar resmen tatil günü olarak kabul edilmiştir.
Müslümanlar evlâtlarına istediği ismi koyabilmekte, hatim duası, mevlit, sünnet düğünü gibi örf ve âdetler varlığını devam ettirmektedir. Din derslerinin okutulması mecbur tutulmuştur. Devletin açmış olduğu binlerce Îmam-Hatip Okulu ve dinî yüksek okullardan, din adamı yetişmektedir. İslâm ülkelerine gidiş geliş serbesttir. Devletin radyo ve televizyonlarında dinî programlar halka takdim edilmekte, özellikle mübarek gecelerde ve ramazan ayında bu programlar yoğunlaştırılmaktadır.
Bu hâle göre, îmam-ı A'zam'ın zik­rettiği birinci şart, yani «Küfür ahkâmının yüzde yüz tatbiki şartı» Türkiye için kesinlikle bahis konusu değildir. Yine bu hâle göre, İmameyn'in ileri sürdükleri şartlar da memleketimiz için geçerli değildir. Zaten İmameyn'in sözünü ettikleri birinci şart, İmam-ı A'zam'm birinci şartıyla aynıdır, îkinci şart olan «gayri müslimlerin Müslümanlara yüzde yüz galebesine» gelince, Müslüman milletimiz, elhamdülillah, Rusya, Yunanistan yahut Bulgaristan'daki Müslümanlar gibi gayri müslim bir devlet tarafından idare edilmemektedir. Bu milletin idarecileri bu millettendir ve onun bağrından çıkmıştır. Kısacası, bu millet kendi kendini idare etmektedir.
İmam-ı A'zam'ın ileri sürdüğü ikinci şarta gelince, bu şart da Türkiye için mevzu bahis olamaz. Memleketimizin sınırlarının büyük bir kısmı İslâm devletleriyle muttasıldır. Kaldı ki, ikinci şartla ilgili izahlarımızdan da kat'î anlaşılacağı üzere Türkiye'nin her tarafı, faraza, gayri müslim devletlerle de kuşatılsa Türkiye yine «dârülharp» olmaz. Zira, Türkiye müstakil bir devlettir, kendini müdafaa edecek güçtedir ve istiklâliyetini devam ettirmektedir.
Üçüncü şart da, memleketimiz için kesinlikle düşünülemez. Evvelâ milletimiz bir yabancı devletin idaresi altında değildir ki eman şartından yani mal ve can güvenliklerinden söz edilebilsin. Memleketimizde azınlıkların dahi mal ve can güvenlikleri ve ibadet hürriyetleri mevcuttur. Bir gayri müslim devlette eman ile yaşayan bir tek müslimin dahi mevcudiyeti, o beldede müşriklerin tam hâkim olmadıklarına delil sayılırken, yetmiş milyon Müslümanın emin olarak yaşadığı bu memlekete «dârülharp» denilemiyeceği güneş gibi zahir ve bahir bir hakikattir.
Elhasıl: Yukarıdaki izahlarımızdan anlaşıldığı gibi, İmam-ı A'zam Hazretle­rinin ileri sürdüğü üç şartın hiçbiri Türkiye için bahis konusu değildir. Zaten Şafiî mezhebine göre, daha önce Müslümanların hükmettiği bir belde, (Rusya'nın birçok kısımları, Kırım, Kafkasya, Buhara, Endülüs, Bulgaristan) kıyamete kadar «dârülislâm»dır.
Dârülharp meselesini ileri sürenlerin iddia ettikleri bir husus da, İslâm idaresi olmayan bir memlekette yapılan bütün ibadetlerin bâtıl olduğu fikridir. Bu fikir ve iddianın, hiçbir ser'î delili, dinî mesnedi yoktur.
Müslüman, ister dârülislâmda olsun, ister dârülharpte, her halükârda Allah'ın emirlerini yapmak, yasaklarından da kaçmakla mükelleftir. İbadet, insanın yaratılış gayesi, varoluş hikmetidir. Hiçbir hâl, onu, bu ulvî vazifeyi ifadan alıkoyamaz.
İslâmiyet'in günümüzde tüm dünyada çığ gibi büyüdüğü; Fransa, İngiltere, Almanya, Afrika ve Amerika'da İslâm'a girenlerin sayısının gittikçe arttığı bilinen bir gerçektir. Bu yeni Müslümanlar, bulundukları gayriislâmî muhitlerde, dinî vecibe ve ibadetlerini eksiksiz ifa etme şuur ve azmi içinde hareket ediyorlar. Mezkûr iddia geçerli olsaydı, bu yeni Müslümanların, inanç ve ibadetlerinin bir mânâsı kalmazdı. Dinî gayretleri boş bir çaba olmaktan öteye gidemezdi. Bu ise, gayri müslim memleketlerde İslâmiyet yaşanamaz, dindar olunamaz neticesini doğururdu. Daha da ötesi, İslâm'a yeni giren bir kimse olmazdı.
Şu halde, dârülharpte ibadetin hükümsüz olduğunu söylemek, Müslümanları gayri müslimlerden ayıracak mühim bir alâmetten mahrum koymak, onları gayri müslim muamelesine maruz kalma tehlikesiyle karşı karşıya bırakmak demektir.
Yanlış değerlendirilen bir mes'ele de, dar-ı harbte günah işlemenin serbest olduğu, sanki caiz hale geldiği telâkkisidir. Halbuki günahın hükmü, dârülislâmda da, dârülharpte de aynıdır. Günahın günahlığı baki; uhrevî azab ve mesuliyeti sabittir. Ancak günahların dünyevî cezalarını, merci olmadığı için, dârülharpte tatbik etme imkânı yoktur.
Dârülharpte faiz almak gibi bazı haram muamelelerin caiz olması da, haramların serbestiyetine delil olamaz. Zira bu muameleler, dârülharpte, ancak gayri müslimlerle Müslümanlar arasında cereyan eder ve Müslümanların faydasına olduğu takdirde caiz olur. Bu bakımdan, bir Müslüman bir gayri müslimden faiz alabilir, fakat ona faiz veremez. Müslümanların kendi aralarında ise, bu gibi muameleler tecviz edilemez.
Bahsimizi tamamlarken bir hususa dikkatleri çekmek isteriz:
Her devirde olduğu gibi bugün de insanlara yapılacak en büyük hizmet, onlara iman hakikatlarını öğretmek, gönüllerine Allah'ın marifet, muhabbet ve mehafetini nakşetmektir; onlara İslâm'ın esaslarını ta'lim ettirmek, kalb ve dimağlarına güzel ahlâkı, adaleti, istikameti yerleştirmektir. Aralarında birlik ve beraberliği, itaat ve hürmeti, şefkat ve merhameti te'sis etmek; vicdanlarına vatan ve millet sevgisini, mukaddesata hürmet duygusunu aşılamaktır. Bu gibi hizmetleri bırakıp, bilinmesi ve bildirilmesi ne farz, ne vacib olan «dârülharp» meselesini, İslâm'ın en büyük bir meselesi imiş gibi ortaya sürmek, milleti huzursuz ve kalbleri müşevveş etmekten başka bir şey değildir.



KAFİRLER TEK MİLLETTİR (FARKLI GÖRÜNSELERDE)




KAFİRLER TEK MİLLETTİR (FARKLI GÖRÜNSELERDE)
Dün Yahudilerle müşriklerin ittifakı, bu gün Haçlı zihniyetle, Siyonist zihniyetin İslâm’a karşı saldırıları, bu saldırılarda harp ahlâkını ve ahkâmını hiçe sayışları, her türlü silahı kullanmaktan çekinmeyişleri, satın aldıkları hainlerle, içten ve dıştan tarifi zor hücumlar tazeleyişleri tarihin kaydettiği ve kaydetmeye devam ettiği bir gerçektir.
Bir savaş, küfür önderleri göz önünde tutularak sürdürülür (bknz:Tevbe,9/12). Eğer küfür önderleri ihmal edilir ve küfrün tek millet olduğu gerçeği unutulursa mücadele arzulanan neticeyi vermeyecek, bataklık tehlike üretmeye devam edecektir.
Yahudiler ile Hristiyan dünya arasında İsa (as)’nın gönderilişinden bu güne kadar süren mücadeleyi, zulüm ve kıtalleri gözden geçiriniz. Küfrün ve zulmün, hakikati örten zifiri bir karanlık olduğunu unutmayınız. Karanlıklar arasında koyuluk farkı olsa da hepsinin karanlık olduğunu aklınızdan çıkartmayınız. İman nûru için hamdediniz. İnsanlığın nûra kavuşması için gayret ediniz.
Küfür ehli, çığırtkanları, dalâlet yolcuları ve saldırganları, fitne, fesat yayıcıları ve temsilcileri ile mücadelenin en temel yollarından biri; onların güçleri, dirençleri, zaaf noktaları, düşünceleri, planları, hamleleri hakkında bilgi toplamak, toplanan bilgileri değerlendirerek mücadele veya harp planı hazırlamak, onların karşı istihbarat çalışmalarını önlemek dirençlerini kırmak, onları yanıltmak ve planlarını boşa çıkartmak, iradelerini çökertmektir.
Zikr-i hakîm tedebbürle okunduğunda her âyetin yeni bir ibret ve bilgi pınarı, yeni bir ufuk penceresi olduğu görülecektir. Âyet-i kerimeler zaman zaman bize İslâm düşmanlarının iç dünyalarında yaşadıklarını, düşündüklerini, arzuladıklarını, nasıl bir hırsa, duyguya sahip olduklarını, içlerinde neler beslediklerini, kendi adamlarıyla baş başa kaldıkları zaman nasıl bir üslûpla konuştuklarını, taşıdıkları duyguları zapt edemeyip kin ve nefretlerini zaman zaman nasıl dışa vurduklarını, içlerinde sakladıklarının çok daha büyük olduğunu, ruh hâllerini ve fırsatı ele geçirince nasıl harekete geçtiklerini dile getirir.
Bir âyet-i kerime var ki üzerinde uzun uzun durup düşünülmesi gerekir. Âyet; bütün hırs, hedef ve çalışmalarının sanki özetini dile getirip bizi tehlikelere karşı ikaz etmekte, zalimleri tehdit etmektedir. Şimdi âyet-i kerimeyi dikkatle okuyoruz:
“Onlar, dünya hayatını (ve geçici zevklerini, hırslarını) âhirete tercih ederler, bütün planlarını dünya hayatına göre yaparlar, Allâh yoluna sırt çevirirler, Allâh yoluna set çekmeye, insanları bu yoldan alıkoymaya çalışırlar ve hak dininin eğriliğini isterler, onu çarpıtıp çirkin göstermeye çalışırlar; işte onlar, derin bir sapıklık içindedirler” (İbrâhim, 14/1-3).
Bu âyet-i kerime İslâm düşmanlarının üç temel tavrına dikkat çekiyor:
1 – Onlar dünya hayatını seçmişlerdir. Âhireti yok sayarlar ve bütün planlarını dünya hayatına göre yaparlar.
Onun için dünya malına, zevkine, makam ve mevkiine düşkündürler, hırslıdırlar, hırslarının önüne geçen her şeye karşı saldırgandırlar. Hayatları, arzuları, emelleri, hayâlleri dünya hayatıyla sınırlıdır.
Ancak üzerinde düşünmedikleri, düşünmeyi de istemedikleri bir başka bakış açısı var: Eğer gerçekler böyle olsaydı, insanlık çığırından çıkardı. Özetle söylemek gerekirse zâlim zulmünde, hırsız hırsızlığında, arsız arsızlığında, ahlâksız ahlâksızlığında, iffetsiz iffetsizliğinde, devlet ve millet malını hortumlayanlar hortumculuğunda, çeteler, katiller, şâkîler işledikleri suçlarda, hainler hıyanetinde, reziller rezaletinde hiç de haksız olmazlardı… Eğer âhiret muhasebesi yoksa, ceza ve mükâfat hak değilse, dünyada yapılan dünyada kalacaksa, yapılan zulüm ve işkencelerin, gasp ve soygunların cezası olmayacaksa, çaresizlerin çaresizlikleri, insanların acıları, kan ve gözyaşları üzerine zevk ve safâ çarkı kuranların, yeryüzünü fesada boğmak için gayret gösterenlerin yaptıkları yanlarına kâr kalacaksa hayat ne kadar mânâsız ve çekilmez hâle gelirdi. İnsanlık ne kadar değerini yitirir, Allâh’ın mükerrem kıldığı insan ne kadar büyük bir rezalet bataklığında sürünürdü…
2 – Onlar, Allâh yoluna set çekmeye çalışırlar. İnsanları hak yoldan alıkoymak için gayret ederler, ellerindeki imkânları bunun için seferber ederler.
Bu yapıları da üzerinde çok düşünülmesi, değerlendirilmesi gereken bir husustur. Tarihte nice örneklerinin görüldüğü, günümüzde de görülmeye devam edildiği bir gerçektir. İleriye doğru da görülmeye devam edeceği her basiret ehlinin kabul etmesi gereken bir başka hakikattir.
Üzerinde düşündükçe nice yaşanan misaller gözlerde canlanacaktır…
3 - Allâh yolunun, hak yolun, doğru yolun eğriliğini isterler.
Günümüzde bu ayrıca dikkat çekilmesi, üzerinde durulması, düşünülmesi, iyi teşhisler konulması, karşı tedbirler alınması için gayretlerin sarf edilmesi, düşüncelerin yoğunlaştırılması gereken bir husustur.
Allâh yolu, Zikr-i hakîm’de, hidayet yolu, sırat-ı müstakîm olarak isimlendirir. Dalalet ehli, bataklık çığırtkanları dosdoğru olan bu yolu eğri ve çarpık, doğru bilgileri yanlış, güzellikleri çirkin göstermek için gayret eder, hayret uyandıracak yol ve üslûplar denerler. Bilgileri bulandırır, bakış açılarını değiştirir, adam satın alır, basın ve yayını yanıltıcı bilgiler için kullanırlar. İlmî çalışmaların, araştırmaların neticeleriyle oynar, boş ve mânâsız sözlere ilmî araştırma süsü verir, yanlışı doğru diye adlandırır, yanlışları koruyan ve kollayan deyimler üretir hatta kanunlar çıkartır, var olanları istediği istikâmete sündürürler. Doğruları küçümser, hor görür, doğruyu dile getirenlere söz hakkı vermez, yanlışları da kabul edilmiş gerçekler olarak sunarlar…
Âyet ve hadislerin asıl dile getirdiği mânâyı örtmek için zikzaklar çizer, şer’î esasları sarsmak için eline geçen fırsatları kullanır, gerçek değerlerle alay eder, onları küçümseyici ifadelerle dile getirir ve doğruluğunu savunma yollarını keser, savunulamayan saldırır, savunulamadığı için haklıyı haksız ilan ederler.
Hak düşmanlarının, dünyayı fitne ve fesada boğmak isteyenlerin hedeflerini bilmek, en çok kullandıkları üslûplar hakkında bilgi toplamak, planlarından, niyetlerinden, ne tarafa, nasıl bir hamle yapacaklarından haberdar olmak, güçlerini, kabiliyetlerini, bir sonraki niyetlerini, eksiklerini, açıklarını ve zaaflarını tespit etmek, ona göre tedbirler almak, üslûplar geliştirmek, en uygun zamanda veya onlar harekete geçmeden zayıf noktalarından vurmak, çalışmalarını akamete uğratmak, morallerini bozmak, mü’min gönüllerin saflarını sıklaştırmak, dirençlerini artırmak onlara karşı yürütülen mücadelenin vazgeçilmez başarı yollarından olmalıdır. Bu yol asla ihmal edilmemesi gereken bir yoldur. Ülkesini seven, İslâm âleminin, bütün dünyanın güzel günlere yelken açmasını isteyen basiret sahiplerinin başkalarından önde olması fitne ve fesatlara fırsat bırakmayacaktır.
Bu gün devletler bünyesinde istihbarat çalışması yürütecek birimler kurulmuş, dünya çapında iyi veya kötü yönde amansız bir istihbarat savaşı cereyan etmeye başlamıştır. Bu sadece bir bilgi toplama savaşı da değildir. Yönlendirme, organize etme, zemin hazırlama, kundaklama, bölüp parçalama, adam kazanma ve kullanma, şekillendirme ve daha neler neler… CIA’nın ve MOSSAD’ın, OGPU, KGB, İngiliz Entelijans Servis, Çeka, Ohrana ve diğer istihbarat servislerinin yaptıkları dehşet uyandıracak boyutlardadır. İstihbarat örgütleri ve çalışmaları üzerine yapılacak bir araştırma ortaya akıllara durgunluk verecek bilgiler çıkaracaktır.
Son bir buçuk asır içinde istihbarat servislerinin petrol kaynaklarını ele geçirme, pay koparma üzerinde yürüttükleri savaşlarla, işledikleri ve işlettikleri cinayetlerle ilgili bilgiler ciltler doldurur. Satın aldıkları veya çeşitli menfaatler karşılığı kullandıkları adamlar ve bu adamların hıyanetleri insanlık adına tiksinilecek bir yekûn tutar. Petrol kaynaklarının çoğunun üzerinde oturan İslâm âlemini parçalamak, dağıtmak, dağıtılan parçaları birbirine düşman etmek ve bir araya geliş yollarını bütünüyle kapamak uğruna yapılanlar yürekleri yakacak, içleri dağlayacak, akıllara durgunluk verecek derecededir…
Günümüzde hızla ilerleyen teknik dinleme, gözetleme ve takip etme alanlarında yeni ufuklar açmış, müthiş imkânlar sunmuş, uzaya yerleştirilen uydular da devreye girince neredeyse bütün dünya dinlenir ve gözetlenir hâle gelmiştir.
Biz bütün bunların acaba neresindeyiz? İslâm düşmanlarının niyet, plan ve dirençleri hakkında neler biliyoruz? Ne kadar biliyoruz? Bizim elimizdeki imkânlar nedir? Onları nasıl değerlendirebiliriz? Yarınlar için neler hazırlıyoruz? Uzun vadeli büyük planlar ve hamleler için neler yapılmalı; dar zamanlı, ufku, çerçevesi, hedefi belli hamleler için neler yapılmalı? Küfür önderlerinin kirli dünyasını gözler önüne sermek için neler yapılmalı, fitne ve fesat çalışmaları nasıl durdurulmalı? Yapılan propagandaların tesiri altında kalarak zihinlerini toparlayamayanlara, gözleri kamaşıp gerçekleri göremeyenlere, yanlış bilgilerle zihinleri bulandırılıp iyiyi kötüden ayırt edemeyenlere, basireti kıt olup anlara onların iç yüzleri nasıl gösterilmeli? Bunun için neler yapılmalı? Toplanan bilgiler nasıl değerlendirilmeli?
Bunlar hep üzerinde çalışılması gereken hususlardır. Ancak önce lüzumuna inanmak, üzerinde düşünmek, mü’min gönüller olarak bütünleşip kaynaşmak, sarsılmaz kaleler hâline gelmek zorundayız. Bu alanda mütehassıslar yetişmeli, prensipler konulmalı, imkânlar birleştirilmelidir. İçimizden istihbarat örgütlerinin oyuncakları veya maşaları olacak insanlar çıkmamalı, küçük emeller uğruna iki cihan saadeti heba edilmemeli, mevki ve makam hırsına kurbanlar verilmemelidir.
Düşmanın direncini kırmak da önemlidir, iç dünyasını öğrenmek de, emellerini boşa çıkartmak da…
İslâm âlemi, hak ve adâlet, şefkat ve rahmet güçlenmezse zulüm ve acılar güçlenecektir
KAFİRLERİN ÖZELLİKLERİ
1-İman Etmezler
Kâfirlere gelince onları uyarsan da uyarmasan da farketmez; onlar iman etmezler.2/Bakara-6
2-Hz.Peygamberin Peygamberliğini İnkar Ederler
İçlerinden bir adama: İnsanları uyar ve iman edenlere, Rableri katında onlar için yüksek bir doğruluk makamı olduğunu müjdele, diye vahyetmemiz, insanlar için şaşılacak bir şey mi oldu ki, o kâfirler: Bu elbette apaçık bir sihirbazdır, dediler?.10/Yunus-2
3-Kafirlerin Dostları-Otoriteleri Şeytanlar ve Tagutlardır
Allah inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkar edenlerin ise dostları tağuttur. Onları aydınlıktan karanlıklara sürüklerler. İşte onlar cehennemliklerdir, onlar orada temelli kalacaklardır.2/Bakara-257
Ey Âdem oğulları! Şeytan, ana-babanızı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın. Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz şeytanları, inanmayanların dostları kıldık.7/Araf-27
4-Kafirler Allah’ın Nurunu Söndürmek İsterler
Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Kafirler istemese de Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır.9/Tevbe-32
5-Kafirler Kur’an’ı İnkar Ederler
Sana Kitap'ı kağıtta yazılı olarak indirmiş olsak da, elleriyle ona dokunsalar, inkar edenler yine de, «Bu apaçık bir büyüdür» derlerdi.6/Enam-7
6-Kafirler,Peygamberden İnanmayacakları Mücizeler İsterler
O'na Rabbinden bir mucize indirilseydi ya! dediler. De ki: Şüphesiz Allah mucize indirmeye kadirdir. Fakat onların çoğu bilmezler.6/Enam-37
7-Kafirler Allah’ın Ayetlerini İnkar Ederler
Ayetlerimiz onlara okunduğu zaman, «İşittik, işittik! İstesek biz de aynını söyleyebiliriz; bu sadece eskilerin masallarıdır» derlerdi.8/Enfal-31
Onlara ayetlerimiz apaçık olarak okunduğu zaman, inkar edenlerin yüzlerinden inkarlarını anlarsın. Nerdeyse, kendilerine ayetlerimizi okuyanlara saldıracaklar. De ki: «Size bundan daha fenasını haber vereyim mi? Allah'ın inkarcılara vadettiği ateş! Ne kötü bir dönüştür!22/Hacc-72
8-Kafirler Ahireti İnkar Ederler
Onlar, Allah yolundan alıkoyan ve onu eğip bükmek isteyen zalimlerdir. Onlar ahireti de inkâr edenlerdir.7/Araf-45
9-Kafirler Öldükten Sonra Dirilmeyi İnkar Ederler
«Hayat ancak bu dünyadakinden ibarettir, biz dirilecek değiliz» dediler.6/Enam-29
10-Kafirler Fakirleri-Güçsüzleri Küçük Görürler
Milletinin inkarcı ileri gelenleri: «Senin ancak kendimiz gibi bir insan olduğunu görüyoruz. Daha başlangıçta, sana bizim ayak takımı dışında kimsenin uyduğunu görmüyoruz. Sizin bizden bir üstünlüğünüz yoktur; biz sizi yalancı sanıyoruz» dediler.11/Hud-27
11-Kafirlerin Kalbleri Birbirine Benzer
Bilmeyenler: «Allah bizimle konuşmalı veya bize bir ayet gelmeli değil miydi?» dediler. Onlardan öncekiler de onların söylediklerinin tıpkısını söylemişlerdi. Kalbleri birbirine benzedi. Kesinlikle inanan kimseler için ayetleri açıklamışızdır.2/Bakara-118
12-Kafirler Mallarını,Allah Yolundan Çevirmek İçin Harcarlar
Şüphesiz ki inkâr edenler mallarını, (insanları) Allah yolundan alıkoymak için harcıyorlar. Daha da harcayacaklar. Ama sonunda bu, onlara yürek acısı olacak ve en sonunda mağlûp olacaklardır. Kâfirlikte ısrar edenler ise cehenneme toplanacaklardır.8/Enfal-36
13-Kafirler Birbirlerinin Yardımcılarıdır
İnkar edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda dost olmazsanız yeryüzünde kargaşalık, fitne ve büyük bozgun çıkar.8/Enfal-73
14-Kafirler Nankördürler
Bunu kendilerine verdiğimiz nimete nankörlük etmek için yaparlar. Şimdi eğlenin bakalım! Fakat yakında bileceksiniz.16/Nahl-55
15-Kafirler İnfak Etmezler
Onlara: «Allah'ın size verdiği rızıktan sarfedin» denince inkar edenler inananlara: «Allah dileseydi doyurabileceği bir kimseyi biz mi doyuralım? Doğrusu siz apaçık bir sapıklıktasınız» derler.36/Yasin-47
«Sizi şu cehenneme sürükleyip-iten nedir?» Onlar derler ki: «Namaz kılanlardan değildik.Yoksulu doyurmuyorduk,batıla dalanlarla biz de dalardık.»74/Müddesir-42-43-44-45
16-Kur’an Ayetleri Kafirlerin Küfrünü Artırır
Bir sure inince, aralarında «Bu, hanginizin imanını artırdı?» diyen ikiyüzlüler vardır. İnananların ise imanını artırmıştır; onlar birbirlerine bunu müjdelemek isterler. Kalblerinde hastalık olanların ise pisliklerine pislik katmıştır; onlar kafir olarak ölmüşlerdir.9/Tevbe-124-125
17-Kafirler Dünyalıkla Övünürler
Doğrusu uyarıcı göndermiş olduğumuz her kentin varlıklı kimseleri, «Biz sizinle gönderilen şeyleri inkar ediyoruz» dediler. Ve dediler ki: «Malları ve çocukları en çok olan bizleriz, azaba uğratılacak da değiliz»34/Sebe-34-35
18-Kafirler Dünya Hayatını Ahirete Üstün Tutarlar
Onlar dünya hayatını ahirete tercih ederler, Allah'ın yolundan alıkoyup onun eğriliğini isterler. İşte onlar uzak bir sapıklık içindedirler.14/İbarahim-3
19-Kafirler Zanla Hareket Ederler
Onların çoğu zanna uyarlar; gerçekte ise zan, hakikat karşısında bir şey ifade etmez. Allah, yaptıklarını şüphesiz bilir.10/Yunus-36
20-Kafirler Yaratıkların En Kötüleridir
Kitap ehlinden ve ortak koşanlardan inkar edenler, şüphesiz içinde temelli kalacakları cehennem ateşindedirler. İşte bunlar, yaratıkların en kötüsüdürler.98/Beyyine-6
21-Kafirler Batılın Mücadelesini Yaparlar
Biz resulleri, sadece müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kâfir olanlar ise, hakkı bâtıla dayanarak ortadan kaldırmak için bâtıl yolla mücadele verirler. Onlar âyetlerimizi ve uyarıldıkları şeyleri alaya almışlardır.18/Kehf-56
22-Kafirler Hayatın Dış Yüzüne Bakarlar
Onlar, dünya hayatının görülen kısmını bilirler. Onlar, ahiretten habersizdirler.30/Rum-7
23-Kafirlerin Yaptıkları İyi İşler Boşa Gider
….İçinizden dininden dönüp kafir olarak ölen olursa, bunların işleri dünya ve ahirette boşa gitmiş olur. İşte cehennemlikler onlardır, onlar orada temellidirler.2/Bakara-217
24-Kafirler Allah’ın Nimetinden Sadece Dünyada Yararlanırlar
Bırak onları, yesinler, içsinler, keyif sürsünler ve emel kendilerim oyalasın; sonra bilecekler!.15/Hicr-3
25-Kafirler Ahirette “Keşke Müslüman Olsaydık” Diye Hayıflanırlar
İnkar edenler, keşke müslüman olsaydık temennisinde bulunacaklardır.15/Hicr-2
26-Kafirlere Allah ve Melekler Lanet Ederler
İnkar edip de o halde ölenler var ya, işte, Allah'ın, meleklerin, insanların hepsinin laneti onlaradır.2/Bakara-161
27-Kafirler Allah’a Zarar Veremezler
İmanı inkara değişenler, şüphesiz Allah'a bir zarar veremeyeceklerdir. Elem verici azab onlaradır.3-Ali İmran-177
28-Allah Kafirlere Mühlet Vermiştir
İnkar edenler, kendilerine vermiş olduğumuz mühletin sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz onlara ancak, günahları çoğalsın diye mühlet veriyoruz. Küçültücü azap onlaradır.3/Ali İmran-178
29-Kafirlerin Ne Malları Ne de Evlatları Kendilerine Fayda Vermez
İnkar edenlerin malları ve çocukları, Allah'a karşı onlara bir şey sağlamaz. İşte onlar ateşin yakıtlarıdır.3/Ali İmran-10
30-Allah Kafirlere Hidayet Etmez
Ey İnananlar! Allah'a ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara gösteriş için malını sarfeden kimse gibi, sadakalarınızı başa kakma ve eza etmekle boşa çıkarmayın. Onun durumu, üzerinde toprak bulunan kayanın durumu gibidir, üzerine bol yağmur yağdığında onu cascavlak bırakır. Kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah inkar eden kimseleri doğru yola eriştirmez.2/Bakara-264
31-Kafirler Azabı Gördükleri Zaman Tekrar Dünyaya Dönmek İsteyeceklerdir
Orada; «Rabbimiz! Bizi çıkar; yaptığımızdan başka, yararlı iş işleyelim» diye bağrışırlar. O zaman onlara şöyle deriz: «Öğüt alacak kişinin öğüt alabileceği kadar bir süre sizi yaşatmadık mi? Size uyarıcı da gelmişti. Artık azabı tadınız, zalimlerin yardımcısı olmaz.»35/Fatır-37
32-Kafirler Kurtuluşa Eremezler
Ve dünkü gün onun mekanını temenni edenler, ertesi sabah diyorlardı ki: «Vay sana! Şüphe yok ki, Allah kullarından dilediğine rızkı yayıyor ve daraltıyor. Eğer Allah bize lûtfetmese idi elbette bizi de batırmıştı. Ay! Muhakkak ki, kâfir olanlar felâha eremezler.»28/Kasas-82
33-Kafirler Müminleri Saptırmak İsterler
Onlar, Allah yolundan alıkoyan ve onu eğip bükmek isteyen zalimlerdir. Onlar ahireti de inkâr edenlerdir.7/Araf-45
34-Kafirler Müminlerle Alay Ederler
İnkar edenlere, dünya hayatı güzel görünür, onlar, inananlarla alay ederler, oysa, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar kıyamet günü onların üstünde olacaklardır. Allah dilediğini hesabsız şekilde rızıklandırır.2/Bakara-212