pub-6450042492155979 google.com, pub-6450042492155979, DIRECT, f08c47fec0942fa0 İSLAMDAN SEÇMELER : Eylül 2022

18 Eylül 2022 Pazar

KADİR GECESİ

 





KADİR GECESİ

Cenab-ı Hak, Kadir Gecesi'nde kullarını akıl almaz ihsan ve ikramlara mazhar ediyor. Cennetteki köşk ve sarayları sanki 30 binde bir fiyatına satmaktadır bu gece. Bir köşkün fiyatı 60 bin rekât namaz kılmaksa eğer, bu geceye mahsus o bedel iki rekâta düşüyor. Bin aydan daha hayırlı olan bu gece, tövbe ve istiğfar edilerek, farz namazların yanı sıra nafile namazlar kılınarak, Kur'an ve salâvatlar okunarak değerlendirilebilir.
Rahmeti sonsuz olan Rabbimiz, belirli gün ve gecelerde tükenmez hazinesinin kapılarını ardına kadar açıyor. Bilhassa Ramazan'da, özellikle de Kadir Gecesi'nde kullarını akıl almaz ihsan ve ikramlara mazhar ediyor.
Ne yazık ki, insanların bir kısmı o geceyi uykuyla geçiriyor. Bir kısmı birkaç saat ibadet edip uykuya yenik düşüyor. Bir kısmı belki de sabahlıyor, ama zamanını cami ve türbeleri gezerek, televizyondan mevlid ve film izleyerek geçiriyor. Pek azı ise iftardan sabaha kadar istiğfar, dua, Kur'an, salâvat ve namazla meşgul oluyor.
Biz müminler, ne yazık ki, Kadir Gecesi'nin kadrini bilmiyoruz. Bu gece öylesine kutlu bir gece ki, adına özel bir sure indirilmiş. Bu surenin sadece şu ayeti bile değerini anlatmaya yeter:
"Kadir Gecesi, bin aydan daha hayırlıdır."
Aman ya Rabbi! Bu ne muhteşem bir müjde, ne müthiş bir fırsat, ne harika bir ikram!
Bunu hakkıyla anlamaktan aklımız, ruhumuz, kalbimiz acizdir.
Bazı hesaplar yapalım isterseniz. Bakın bu ayet ne derin manalar ihtiva ediyor:
Bin ayı 12'ye böldüğümüzde 83 rakamı çıkar. Demek ki, bir gece 83 yıldan daha hayırlı, daha faziletlidir.
83 yıl boyunca ibadet ederek kazanacağınız sevabı, bir gecede kazanacaksınız.
Bırakın gaflet içinde geçirmeyi, o tek geceyi değerlendirmek için uyku, hastalık, yorgunluk, seyahat, misafirlik, yoğun iş gibi aklınıza ne kadar engel gelirse gelsin aşıp geçmez misiniz?
Dilerseniz, bin ayda kaç gece olduğunu görmek için binle otuzu çarpalım. Karşımıza 30 bin rakamı çıkmaz mı?
Bu demektir ki, bir gece 30 bin geceden daha üstündür.
Bunun anlamı açık:
Kadir Gecesi'nde yüreğiniz yanarak bir istiğfar mı ettiniz? O bir değil, 30 bin kuvvetindedir.
İhlâsla bir Yasin mi okudunuz? Her bir harfine 30 bin sevap alarak, âdeta 30 bin Yasin okumuş gibi oldunuz.
Bütün bu gerçekler, her bir harfi bile mucize olan Kur'an-ı Kerim'in bir ayetinden çıkarılıyor. İşte o bir ayetiyle Rabbimiz bize bunca müjdeler veriyor.
Şimdi o geceyi gafletle geçirebilir miyiz?
Acaba, bir alışveriş merkezi, kuruluş yıldönümü anısına, ürünlerinde yüzde 50'ye varan indirim yapsa, sabaha kadar alışveriş yapmaz mıyız? Çünkü bir milyarla iki milyarlık ürün alacağız.
Oysa Rabbimizin Kadir Gecesi indirimi o kadar çok ki, benzerini dünyevî ürünlerde görmek imkânsız.
Cenab-ı Hak, cennetteki köşkleri ve sarayları sanki 30 binde bir fiyatına satmaktadır bu gece. Bir köşkün fiyatı 60 bin rekât namaz kılmaksa eğer, bu geceye mahsus o bedel iki rekâta düşüyor.
Yine mışıl mışıl uyur musunuz?
Eğer o geceyi gaflet içinde geçiriyor veya baştan savma değerlendiriyorsak, bilelim ki, ayağımıza kadar gelen fırsatı kullanmıyor, bize uzatılan af ve inayet elini tutmuyor, itiyoruz.
Hastalık, yorgunluk, uyku sizi engellemesin. Evlâdınız yoğun bakımda ise çekilip uyuyabilir misiniz? Asla! Ne kadar uykusuz, yorgun ve hasta bile olsanız hizmetine koşmaktan ve dua etmekten başka bir şey yapabilir misiniz?
Peki ya eşiniz, çocuğunuz yoğun bakımda değil de, cehennemlikler listesinde ise kurtulmaları için dua ve ibadetiniz gerekiyorsa, gaflet içinde uyuyabilir misiniz?
Bu gece akşam namazından sabaha kadar tövbe ve istiğfar ederek, Kur'an ve salâvat okuyarak, farz namazlara evvabin, teheccüt, tesbih namazlarını ilave ederek, Cevşen ve benzeri dualar yaparak geçirmeliyiz.
Bunun için iftardan sonra çay, kahve gibi uykumuzu kaçıracak ne varsa kullanmalıyız. Nasıl ki, kulağı af haberinde olan idam mahkûmu uyumazsa, biz de Ramazan'ın son on gününde cehennemden kurtuluş bekleyen günahkâr müminler olarak ibadete kilitlenmeliyiz. Gerekirse uykumuzu kaçırmak için soğuk suyla abdest almalı, kapımıza kadar gelen bu altın fırsatı kaçırmamalıyız. Ne mutlu Kadir Gecesi'nin kadrini bilenlere!
KURAN GÜNEŞİNİN DOĞDUĞU GECE KADiR GECESi
“İndi Peygamber Kur’an bu gece Geldi gökten burhan bu gece Bu mübarek gece 1000 aydan ulu Doludur keffe-i ihsan bu gece” Her yıl kadrimizi yüceltmek üzere gelen mübarek Kadir gecesine kavuşmanın sevinç ve mutluluğunu yaşıyoruz. Evet, bu geceyi bizlere ulaştıran rabbimize hamdolsun… Çünkü bu gece, rahmet, bereket, mağfiret ayı olan mübarek Ramazan-ı Şerif’in manevi mükafatlarla dopdolu olan en büyük tecelli gecesidir. Bu gece, ilahi rahmet, bereket, mağfiret, feyiz ve nurların tecelli ettiği, duaların kabul, yapılan iyiliklerin, hayır ve hasenatın makbul olduğu ve ibadet eden kulların ruh sadeliğine, gönül rahatlığına , ibadetin manevi zevkine erdiği müstesna bir gecedir. Bu gece, meleklerin sabaha kadar yeryüzüne inerek ibadet eden mü’minleri kuşatıp müjdeledikleri ve selamladıkları bir selam ve selamet gecesidir. Bu gece, mahzun kalp ve yaşlı gözlerle Allah’a açılan ellerin boş çevrilmeyeceği, samimiyet ve ihlasla yapılan tevbelerin kabul olacağı bir gecedir. Bu gece, Cenabı Hakk’ın: ِب ٰح م ﴿﴾ۜٓ ِكتَا َوال ﴿﴾ ْ ِۙ ِن ُم۪بي ْ ال ا ا نَ ا ُمْنِذ ۪ري َن ِ ا ُك نَ ا نَ ٍة ُمَباَرَكٍة ِ َ ْيل َ َناُه ۪في ل ْ َزل ْن اَ 2 “ Biz onu mübarek bir gecede indirdik” (Duhan, 44/3) buyurduğu Kur’an’ın, küfür karanlıklarını sıyırıp insanlık ufkunu aydınlattığı bir gecedir. Bu gece çok şerefli ve müstesnâ bir gecedir. Kur'an-ı Kerim'de müstakil bir sûre ile şerefi yükseltilmiş, Kur’an’ın 97. sûresi olan “Kadir sûresi” buna tahsis edilmiştir. Bu sûrede gece ile ilgili olarak şöyle buyurulur: ا ْ َق ْدِر ِا نَ ِة ال َ ْيل َ َناُه فى ل ْ َزل ْن ْ َق ْدِر ا ﴿﴾ َ ةُ ال َ ْيل َ َك َمال ْدري ْ َق ْدِر َوَما ا ﴿﴾ َ ةُ ال َ ْيل َ ل ٍر ِف َشْه ْ ل ر ِم ْن اَ ٌ رُو ُح فيَها بِِا ْذِن َرب ِِه َخْي ﴿﴾ ْم ِم ْن َوال َملِئ َكةُ ْ تََن زَ ُل ال ٍر ْم اَ ْ َف ْجِر ُك ﴿﴾ لِ ال ِ َع ٌ ِه َى َح تى َم ﴿﴾ ْطل َسََلم "Gerçek biz onu Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin (o büyük fazl-u şerefini) sana bildiren nedir? Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır. Onda melekler ve Rûh, Rablerinin izni ile, herbir iş için iner de iner. O (gece) tan yeri ağarıncaya kadar bir selamdır". (Kadir, 97/1-5) İşte Allahu azimüşşan hazretleri buyuruyor ki, ْ َق ْدِر ِة ال َ ْيل َ َناُه فى ل ْ َزل ْن ا اَ ِا نَ Biz onu “Kuran-ı Kerim’i” Kadir gecesinde indirdik. Bu gece…Kur’an’ın nüzulüne tanık bir gece O Kur’an ki; insanlığın ufkunda bir ışık gibi yanan ve her dönemde insanların yollarını, kalplerini ve gönüllerini aydınlatmaya devam eden meşale… O Kur’an ki; varlık ve varoluş bilgisinin ders kitabı, bütün kâinatın özeti ve Yüce Yaratan’ın insanlığa kurtuluş çağrısı… 3 “Kur'an'ın övdüğü bir gecedir Kadir Gecesi. Çünkü Kur'an'ın indiği gecedir Kadir Gecesi. Öyleyse Kur’an’ın kadrini, kıymetini bildiğimiz oranda Kadir gecesini ihya etmiş oluruz. Kur’an’ın hak, hakikat, ahlâk, adalet ilkelerine sarıldığımız ölçüde bin aylık manevi gelişmeler yaşayabiliriz. Kur’an’ın barış ve esenlik mesajlarına değer verdiğimiz nispette Allah’ın meleklerinin, yeryüzüne barış ve esenlik getirmek üzere ineceklerini bilebiliriz. ْ َق ْدِر ةُ ال َ ْيل َ َك َمال ْدري َوَما اَ Kadir gecesinin ne olduğunu, bu gecenin nasıl bir ulviyete mazhar bulunduğunu sana bildiren nedir? ٍر ِف َشْه ْ ل ر ِم ْن اَ ٌ ْ َق ْدِر َخْي ةُ ال َ ْيل َ ل Kadir gecesi 1000 aydan hayırlıdır. Belki içinde leyle-i kadir bulunmayan binlerce aydan daha ziyade hayra, fazilete mazhardır. Bu gecede yapılan ibadet ve taat, dua ve niyaz, elbette diğer gecelerde yapılanlardan daha sevaplı, daha faziletlidir. رُو ُح فيَها بِِا ْذِن َرب ِِه ْم َوال َملِئ َكةُ ْ تََن زَ ُل ال O gecede melekler ile Cibril-i emin veya rahmet-i ilahiye” Rabb-i kerimlerinin izniyle yeryüzüne inerler. ٍر ْم اَ ِم ْن ُك لِ Meleklerin inmeleri. Her emirden naşidir. Başka başka vazifelerden dolayıdır. 4 ٌ َسََلم Leyle-i Kadr, mahz-ı selamettir, tamamıyla hayır ve selameti haizdir. Yahut melaike-i kiram, leyle-i Kadir’de Müslümanlara pek ziyade selam verdikleri için, ibadet eden mü’minleri selamlatıp onların ibadetlerine katılıp onları tebrik ettikleri için, bu mübarek gece, sanki aynı selamdır. Meleklerin yere inmeleri ve kadir gecesinin böyle selametten ibaret oluşu, ْ َف ْجِر ال ِ َع َحت ى َم ْطل fecrin doğmasına kadar devam eder. Ne ulvani, ne ruhani bir gece… Hangi gece? İçinde bulunduğumuz günlerden biri, belki bu gece, belki yarın, kim bilir belki dündü.. Kim bilir belki öleceğimiz gün.. Bu bilinmiyor… “Arayın” diyor Kutlu Nebi, “Ramazan’ın içinde arayın, son on günde arayın, on günün tek rakamlı günlerinde arayın…” (Bkz. Buharî, Leyletü’l-Kadr, 3; Müslim,Siyam, 219; Tirmizî, “Savm”,71) 21.inde… 23 ünde…Eyvah onlar arkada kaldı…25.inde… bu akşam da.. önümüzdeki akşam da…27 bağrını açmış bende diyor. ben bağrımı açtım siz de kanatlarınızı açın..Allah’a ulaşacaksınız.. Arayın can havliyle, içine 83 yıl 4 aylık, yani bir ömürlük kazanç sığdırabilmek için arayın… O gece Kadir gecesi miydi? 5 Kur'an ayeti ile bin aydan hayırlı diye haber verilen bir geceyi aramanın heyecanıdır insanı bu soruyu sormaya yönelten… Kadir gecesine olan tutkuyu diri tutmak ve o zaman diliminde yoğunlaşmayı sağlamaktır belki de neden… Kadir gecesini bulduğumuzda bile onun o gece olduğunu bilemiyoruz. Geriye, belirli bir zaman dilimindeki her geceye, Kadir gecesiymiş gibi sarılmak kalıyor. Cuma gününde gizlenen "icabet saati", esmâ-i hüsnâ arasında gizlenen "ism-i âzam", bütün ibadetler içerisinde gizlenen "rıza-i İlahi", zaman içerisine gizlenen "kıyametin kopma vakti" ve bütün bir hayat içerisine gizlenen "ölüm vakti" gibi, Kadir Gecesi'nin Ramazan ayının içerisinde gizlenmesi de, mü'minlerin gafletten uzaklaşıp uyanık bir gönülle bu ayın tamamını dolu dolu geçirmelerini sağlamak için olsa gerek… Büyüklerimiz zamanın ve insanın kadru kıymetini bilmenin formülünü asırlar öncesinden bize bildirmişler aslında: “Her geceyi Kadir, her geleni Hızır bil.” Tüm Ramazan bu anlamda Kadir gecesi umudunu yeşertiyor, hele son on gece, insanın “Ah bir bulsam” ümidi ile çırpındığı, yanıp tutuştuğu bir zaman dilimine dönüşüyor... Bin Aydan Hayırlı Bir Gece Kadir Gecesine “bin aylık” bir derinlik yüklenmesi, insan tüm ömrünü kaybetse de, bir gecede, işin sırrını çözse kurtulabilir, manasını akla getiriyor. Hani, Uhud savaşında tepeden tırnağa silâhlanmış bir hâlde Allah Resulünün yanına gelip, önce şehadet kelimesi getirip sonra savaşa giren ve şehit olan bir sahabi için Rasulullah Efendimiz “Az çalıştı, çok 6 kazandı” (Buhârî, “Cihâd”, 13; Müslim, “İmâre”, 144) diyordu ya, tıpkı onun gibi… Bir gecede işin sırrını çözmek, sonsuz mutluluğun kapılarını açmak… Şunu da anlayabiliriz Kadir gecesi sırrından: Zaman durmadan deveran ediyor, dönüyor. Gündüzler geceleri takip ediyor. Geceler gündüzlerin arkasından süratle geçiyor. Ve zaman müstakim bir hat gibi gitmiyor. Kimi insan bin ay yaşayıp, bu koca ömrün içine Allah katında bir geceye değecek güzellik koyamayabiliyor. Zaman izafi yani… İşin sırrı, Kadir gecesinin de içinde yer aldığı İslam’ın zaman sırrını çözmede… Zamanın değeri, o zamanda meydana gelen olaylardan ve o zamanın yüklediği değerlerden kaynaklanmakta… Yüce Mevlâ, sanki verdiği ömür yolculuğu süresince insana elest bezmindeki kulluk sözünü hatırlatıyor. Bunun için yol haritaları gösteriyor, ömrün belirli duraklarına işaretler koyuyor… İslam’ın tüm ibadet disiplini, vakitlerle tanzim edilmiş. Namaz, oruç, hac, zekat… Günlük hayattan bütün bir ömre kadar uzanan idrak inşası… Hayatın tüm farklı safhaları içinde… Sürekli bir duruluş ve yoğruluş hali… Namaz; hayatın akışını Rabbin huzurunda durmak için bir an durduruyor, oruç; yeme, içme ve üreme gibi insanın olmazsa olmazlarına belirli vakitlerde sınır getiriyor, başkalarının farkında olma bilincini kazandırıyor. Hac; bedendeki bütün elbiselerinden soyunup, giydiği iki parçadan müteşekkil ihram ile insana sanki kefenleriyle, kabirlerinden kalkmış gibi Allah’ın huzurunda kıyam durdukları mahşeri 7 hatırlatıyor. Zekat ise insanın mal tutkusuna, sahip olunan her şeyin aslında Yüce bir Kudret’in tasarruf alanında olduğu bilincini yüklüyor… Kadir Gecesi’nin sırrı da, günün beş vaktinde insanın yüreğini Rabbinin huzurunda yoğuran namazdan farklı değil, oruçtan, hacdan veya zekattan da… Meleklerin Kutladığı Gece Leyle-i Kadir…Kadrü kıymet bilme, Rabbimizin bizlere sunduğu sayısız nimetlerin farkında olma zamanı… Sema kapılarının açıldığı, dua ve tövbelerin kabul edildiği O kutlu gecede Rabbin izniyle melekler iniyor insanların dünyasına, gerçek mahiyetini ancak Mevlâ’nın bildiği, ve bize ancak bir “Emr-i ilahi” olarak bildirdiği “Ruh” iniyor ve tan yeri ağarıncaya kadar adeta bir “selam… huzur, esenlik, güvenlik, sulh, selamet, barış” yağmuru yağıyor yüreklere… Her yere… “Orucun şifa saçan ellerinde Müslümanın kalbi onarıla onarıla, Ramazan hilâli büyüdükçe nefsin hilâli küçüle küçüle, öyle bir geceye gelinir ki, nefs; başına, dünya kirlerini yıkayıp alıp götüren sıcak suların döküldüğü bir ölüye yaklaşır. Onu yıkayan meleklerin dünyamıza indiği gecedir Kadir gecesi. En ağır hastaların bile hafifledikleri, öteye geçen Mü''minlerin bir kuş hafifliğiyle geçtikleri, yoksul sofralarının gökten gelme bir bereketle birdenbire zenginleştiği bir gecedir Kadir Gecesi. Kadir gecesi bir değerlendiriş gecesi, bir karar gecesi ve bir hüküm gecesidir.” ( Sezai Karakoç, Samanyolunda Ziyafet, s.57.) 8 Gizli Hazineler Gecesi Kadir Gecesi nedir o halde? Ya da hangi halde içinde bin ayın hazinesini saklar? Bunun tek cevabı olabilir: Rabbiyle ahdini kopmayacak biçimde yenilediği bir gece haline getirdiğinde o geceyi… İnsanın dünya macerasının sırrı o: Allah’ı bilmek ve O’nunla alakamızı, O’nun dilediği çerçevede tanzim etmek… Kur’an işte o çerçeveyi bildiriyor bize… Onun için Kur’an’la Kadir Gecesinin sırrı bütünleşmiş… “Şehru ramazan’elezi ünzile fihi’l Kur’an…. İnna enzelnahü fi leyleti’l kadr” Ne denebilir: İnsan içebilirse bir gecede Kur’an’ı içmeli ve iliklerine kadar O’nun “selam” iksirini taşımalı… Kur’an’dan inşa edilmiş bir insan olmalı… Kur’an’ın indiği her gönül, Kur’an’ın rehberlik ettiği her hayat, Kadir gecesi kadar değerli… Şayet insan gerçek manada Rabbine kul, Resulüne ümmet olabiliyorsa, insanların hayır duasını alıp geride güzel işler bırakabiliyorsa, Allah katında Kadir gecesinden daha değerli… Bu itibarla, Kur’an’ın insanlık âlemine inmesinden öte, onun gönül dünyamıza inmesi ve davranışlarımıza yansıması önemli… Gecenin ihyası Değeri Kur'an'a dayanan gecenin ihyası, ancak Kur'an'a yönelmekle, onun eşsiz mesajını anlamak ve onun mana ikliminde yol almakla, imanın bir aşk, ölümün yeniden bir diriliş olarak kabul edilmesiyle, hayatın peygamber kılavuzluğuyla yaşanıp yaratılanın yaratandan ötürü sevilmesiyle mümkün… 9 Eller açılır bu gece, gözler dualarla yaşarır bu gece. Ve ilahî rahmet esintileriyle kalpler okşanır bu gece Bu gece kadrinin bilindiği gece.. Bu gece kadrini bilmen gereken gece.. Bu gece kendinden fazlası olduğun gece.. Bu gece varlığının göklere taştığı gece... Bu gece.... Erişilmeyen raflardan sofrana indirilenin paylaştırıldığı gece... Ellerin uzanamadığı yücelerden avuçlarına doldurulanların taksim edildiği gece... Sonsuzluk müjdesinin, ölümsüzlük tesellisinin yeryüzünün açık yaralarına merhem edildiği gece... Kadir gecesi…Tevbeyi kuşanma…Af deryasına dalma…Rahmet pınarında arınma... Diğer kutlu zamanlar gibi Yüce Rabbimizin insanlığa bir rahmet kapısı, bir umut pınarı olarak bahşettiği Kadir gecesi aynı zamanda, hayatımızın çok hızlı seyreden akışı içinde geçmişimizi değerlendirerek gafletle geçen günlerimizi sorgulama, günahlardan arınma, unutarak ve bilmeyerek işlediğimiz hatalara tövbe edip af ve bağışlanma dileme zamanı… Kadir gecesini ihya, başta büyük zorluk ve sıkıntılar yaşayan Müslüman kardeşlerimiz olmak üzere zaman ve mekân sınırlaması gözetmeksizin bütün kardeşlerimize yakın durmayı, onların dertleriyle dertlenmeyi, acılarına ortak olmayı, din ve dünya tasavvurumuzu altüst eden her tür marazi tutum ve düşünceye karşı bünyemizi yenilemeyi, hayırda yarışırken şerden mütemadiyen uzak durmayı gerektirmektedir. 10 Bir taraftan Kadir gecesinin manevi feyz ve bereketiyle gönüllerimiz Rabbani aşkla coşarken; diğer taraftan ilahi rahmet ve mağfiretiyle bizlere huzur ve sükun bahşeden Ramazan günlerinin hicranını yaşıyoruz. Teravihleri, sahurları, iftarları, vaaz ve mukabeleleri ile rahmani feyizlerin oluk oluk aktığı, mübarek günleri geride bırakmanın üzüntüsü içerisindeyiz. Ancak gaye, gidene üzülmek değil, gideni kendimizden memnun ve hoşnut olarak gönderebilmektir. Allah nasib ederse daha birçok Ramazanlara kavuşacağız. O halde mü’minler! Bu geceyi, Yüce Allah’a kendi iç dünyamızı açabileceğimiz, günahlarımızdan af ve mağfiret dileyeceğimiz, yapıp ettiklerimizin muhasebesini yapabileceğimiz bir lütf-i ilahî olarak değerlendirelim. Aynı şekilde Kadir gecesinin değer ve kıymetini gereken âdâb ve erkân içinde takdir ederken, bu gecenin, kendimizi yeniden inşa etme yolunda bir itiraf, yüzleşme ve hesaplaşma fırsatı sunduğunu da layıkıyla idrak edelim. Kadir gecesini idrak etmekten maksat, o gün yeryüzüne inen meleklere ve Cebrail aleyhisselâma eşlik edecek bir maneviyata uygun bir kulluğa sahip olmaktır. Bu kulluk da , her şeyden önce bu geceyi bir af ve mağfiret şölenine dönüştürmekle mümkündür. Bu kulluk başta Afrika kıtasında yaşayan kardeşlerimiz olmak üzere açların, yoksulların, mağdurların, mahrumların, topyekûn zayıf bırakılmışların haklarına dikkat kesilmekle mümkündür… Kadir Gecesi, tefekkürü, duayı, muhasebeyi, Allah için gözyaşı dökmeyi bol eylemenin gecesi.. Sevgili Peygamberimizin (s.a.s.) bu mübarek gece ile ilgili olarak, 11 هُ َما تََق دَ َ َوا ْحِت َساباً ُغِفَرل َن إي َماناً َم ِم ْن َذ َم ْن ْنِبِه،. َقاَم َرَم َضا “Kim faziletine inanarak ve sevabını umarak Kadir gecesini ibâdetle geçirirse, geçmiş günahları bağışlanır.” (Buharî, İman, 25,27,28; Müslim, Müsafirîn, 173-176) müjdesi ve bizlere öğrettiği َع ْفَو َفا ْع ْ ال تُ ِح بُ ٌ هم إ نَك َع ُف و َ الل ُف َع ِنى "Allah'ım! Sen affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affet" (Tirmizi, “Deavat”, 84; İbn Mâce, “Dua”, 5) duası, bizler için günahlardan arınmaya bir vesile olsun.. Şairin dediği gibi: Yazdır Cümlenin içinde bir çok kelime, Kelimede ise nice hece var. Ne mutlu ki kadir kıymet bilene, Bin aydan hayırlı böyle gece var!.. Rabbim bu gecenin kadrini bilenlerden eylesin!...Kadriniz yüce kandiliniz mübarek olsun.. Şiir:
KADİR GECESİ Bu gece nazil oldu, Yüce Kitabımız Kur'an Bu gece zail oldu, Gönül ufkundan duman. Arza iner bu gece, Melâike binlerce, Bu gece nice nice, Af olur Hakk'ı anan. Mü'min, hüsni kelâm et, Gözden yaşı revan et, Zikrullah'a devam et, Af olur ayık olan. Tekbir okusun dilin, Nurlansın gönül evin, İşte bu gece bilin, Bin aya bedel olan.

İSLAMDA MUSKA

 





İSLAMDA MUSKA VE RUKYE (KURAN OKUYUP ÜFLEME CAİZDİR
MUSKA: bazı hastalıkları ,kötülükleri ve nazarı uzaklaştırmak için boyna asılan veya üstte taşınan üçgen şeklinde katlanmış yazılı kağıda denir. Muskaya HAMAİL de denir.
MUSKA KULLANMAK VE YAZMAK CAİZ MİDİR?
Diyanet tarafından muska kullanmanın caiz olup olmadığına ilişkin yapılan açıklama şu şekildedir:
RESULULLAH(SAV) BUYURDU KORKUDAN NAZARDAN KORUNMAK BAZI HASTALIKLARDAN ŞİFA BILMAK İÇİN KURAN AYETLERİ OKUMAK CAİZDİR
HADİS: Korkudan, nazardan korunmak, bazı hastalıklardan şifa bulmak için dua etmek, Kur’an-ı Kerim’den âyetler okumak, caizdir (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’an, 9; İbn Mâce, Tıb 35-36).
RESULULLAH(SAV) BUYURDU SİZDEN BİRİNİZ UYKUDA KORKARSA ALLAHIN GAZABINDAN KULLARIN VE ŞEYTANIN ŞERRİNDEN ALLAHA SIĞINIRIM DESİN O TAKDİRDE HİÇBİR ŞEY ONA ZARAR VERMEZ
HADİS:Abdullah b. Ömer, Hz. Peygamberin (s.a.s.) “Sizden biriniz uykuda korkarsa ‘Allah’ın gazab ve azabından ve kullarının şerrinden, şeytanların vesvesesinden ve yanıma gelmelerinden, eksikliği olmayan Allah’ın sözlerine sığınırım.’ desin. O takdirde, hiçbir şey ona zarar vermez.”
buyurduğunu bildirmiş ve Abdullah b. Amr’ın da bu duayı temyiz çağına gelen çocuklarına öğretip temyiz çağına gelmeyen çocukları için yazıp boyunlarına astığını rivayet etmiştir (Ebû Dâvûd, Tıb, 19).
Bazı fıkıh kaynaklarında, Kur'an-ı Kerim’den âyetler yazılıp muska yapılarak takılmasında sakınca görmeyen âlimler bulunduğu belirtilmektedir (el-Fetâva’l-Hindiyye, V, 435).
Bununla birlikte, muskadan medet umma, onu koruyucu olarak algılama, Allah’tan beklenilecek şeyleri muskadan bekleme gibi olumsuzluklara sebep olacaksa muska kullanılması caiz değildir.
MUSKANIN CAİZ OLMA ŞARTLARI
1- İçine ayetlerin hadislerin ve duaların yazılması
2- Gelecek faydanın muskadan değil Allahtan olduğuna inanılması
3- Muskayı yazanın sırf Allah rızası için yazması, her ne şekilde olursa olsun muskayı yazan kişi para paarlığı yapmamalıdır . ancak yaptıran hediye olarak el emeği olarak kendi arzusu ile verirse o başka hediye vermek ve almak sünnettir.
ALLAH(CC) BUYURDU AYETLERİMİZİ AZ BİR KARŞILIKLA SATMAYIN HAKKI BATILA KARIŞTIRMAYIN HAKKI GİZLEMEYİN
AYET: (Bakara, 41-42)"Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız benden korkun. Hakkı bâtıl ile karıştırmayın, bilip dururken hakkı gizlemeyin."
ALLAH(CC) BUYURDU İNSANLARDAN KORKMAYIN BENDEN KORKUN AYETLERİMİZİ AZ BİR BEDEL KARŞILIĞINDA SATMAYIN
AYET: (5/Mâide, 44)"İnsanlardan korkmayın, benden korkun. Âyetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir."
Muska, bazı hastalık ve âfetlerden koruduğuna ya da bunları giderdiğine inanılarak üstte taşınan, suda eritilerek içilen veya yakılıp tütsülenen yazılı kâğıdı ifade eder.
Muskacılıkta muska yazan hocanın, muskaya malzeme teşkil eden yazı ve nesnelerin veya kendisi için muska hazırlanan kişinin etkinliği söz konusudur.
“Ocakçılık” diye bilinen yöntem birincisine,
muska için yazılan âyetler ve esmâ-i hüsnâ, muskanın yazıldığı kâğıt, mürekkep, mahfaza, tarih ve saati ikincisine,
hakkında muska yazılan kişiyle ilgili astrolojik veriler üçüncüsüne örnektir.
Muska değişik yöntemlerle hazırlanmakta olup ilki kâğıt vb. nesneler üzerine âyet ve dualarla ilâhî isimlerin, melek veya efsanevî kişi adlarının, tılsımlı sözlerin, İbrânîce, Süryânîce ve Keldânîce yazıların yazılması, insan veya hayvan figürleri ve yıldız işaretlerinin çizilmesi suretiyle hazırlanan muskalardır.
İkincisi yapılış amacına uygun düşen âyet, dua, isim vb.nde geçen harflerin ifade ettiği rakam değerlerinin (ebced hesabı) belli bir usulle karelere yerleştirilerek şekiller (vefk) oluşturulması biçimindedir.
Kadim kültürlerdeki inanca göre ebced harfleriyle sayılar arasında gizli bir ilişki bulunmaktadır ve her harf tanrıya veya semavî güçlerden birine tekabül etmektedir. Dolayısıyla harflere yüklenen sayı değerleri kullanılarak elde edilen ebced hesabı sırrî varlıklar dünyasıyla (meselâ cinler) ilişki kurmanın bir yolu olarak düşünülmüştür.
Ebcedde yer alan yirmi sekiz harfin ilk dokuzuna 1’den başlamak üzere tek hâneli, ondan sonra gelen onuna 10’arlı, daha sonra gelen onuna 100’erli değerler yüklenir, böylece son harfe 1000 değeri verilir. Meselâ insanları bir araya getirmek için “yâ câmi‘”,
vesvese ve evhama kapılanları iyileştirmek için “es-selâm”, işlerin açılması ve iyi gitmesi için “yâ fettâh”,
rızkın çoğalması için “yâ rezzâk” isminden;
insanları kötülüklerden korumak için Âyetü’l-kürsî, Muavvizeteyn gibi sûrelerle çeşitli şifa âyetlerinden,
bir şahsı celbetmek için onun ve annesinin adıyla bir araya getirilmesi istenen kişinin ve annesinin adlarından bir vefk oluşturulur.
Bu amaçla misk ve za‘ferandan yapılmış güzel kokulu mürekkep kullanılır.
Muskalar üçgen, dörtgen, kalp ve silindir biçiminde katlanarak en az üç kat olmak üzere muşambaya sarılıp dikildikten sonra boyuna veya koltuk altına asılır ya da belden yukarı ve ön tarafta elbisenin görünmeyen bir yerinde taşınır.
Bazı yörelerde üçgen şeklindekilere MUSKA, dikdörtgen ve silindir biçiminde olanlara “MUTLAK” denilir. Üçgen iki muskanın birbirine geçmesinden altıgen şeklinde muskalar elde edilir.
Üzerinde Âyetü’l-kürsî, Fâtiha, İsrâ ve Kalem sûreleriyle “karınca duası” yazılı olan muskalara “BOYLAMA”,
Allah’ın bin bir ismini kapsayan ve kötülüklerden korunmada mânevî bir zırh kabul edilene “CEVŞEN”, omuzdan bele doğru çapraz olarak asılana “HAMAYİL”
(hamâil, hamaylı), yazıları küçültülmüş dualardan oluşan kitapçık şeklindekine “EN AM” adı verilir. Muska karşılığında Kuzey Afrika’da “hırz”, Doğu Arabistan’da “hamâye, hâfız, ûze” gibi kelimeler kullanılır.
MUSKA NERELER İÇİN YAPILIR
1-)genellikle büyünün bozulması,
2-)iki kişi arasında muhabbet sağlanması,
3-)eşleri birbirine ısındırma ,
4-)kısmetin açılması;
5-)sebebi belirsiz korku, baş ve karın ağrısı, sara gibi hastalıkların tedavisi;
6-)zararlı hayvanlardan, eşkıya ve zorbalardan korunma,
7-)ziraat ve ticaretin hareketlendirilmesi gibi amaçlarla yapılır.
6- Küçük çocuklara muska yazmak caizdir. Nitekim hadisi şerifte
RESULULLAH (SAV) ZAMANINDA NUSKA ÇOCUKLARIN BOYNUNA ASILIRDI
HADİS ; Abdullah bin Amr onları temyiz çağına gelen çocuklarına öğretir, temyiz çağına gelmeyen çocukları için yazıp onların boynuna asardı (Ebu Davııd, Nesâî, Tirmizî
KOCASININ KENDİSİNİ SEVMESİ VE EZİYET ETMEMESİ İÇİN KADINA MUSKA YAZMAK CAİZDİR
RESULULLAH (SAV) BUYURDU KARI KOCAYI BİRBİRİNE ISINDIRMAK İÇİN NUSKA YAZMAK CAİZDİR
HADİS-Kocasının sevmesi ve kendisine eziyet etmemesi için, bir kadına, Kuran-ı kerimden ve Selef-i salihinin bildirdikleri dualardan muska yazmak, karşılık olarak bir şey istememek şartıyla caizdir. (Fetava-yı hadisiyye)
NAYLONLA SARILMIŞ MUSKAYLA BANYOYA VE TUVALETE GİRİLEBİLİR
RESULULLAH (SAV) BUYURDU AYETİ KERİME VE DUA YAZILI MUŞAMBA NAYLON GİBİ SU GEÇİRMEZ BİR ŞEYE SARILI OLARAK CÜNÜPTE TAŞIR TUVALATE VE BANYOYADA GİRİLİR
HADİS: -Âyet-i kerime ve dua yazılı muskayı muşamba, naylon gibi su geçirmez şeylere sarılı olarak cünübün bile taşıması ve helâya girmesi caizdir. (Halebi, Dürr-ül-muhtar)
RESULULLAH (SAV) BUYURDU HASTANIN ŞİFA İÇİN KURAN OKUMASI VEYA KAĞIDA YAZIP MUSKA OLARAK TAŞIMASI YAHUT OKUNMUŞ SU İÇİLMESİ SUYU AĞRIYAN YERE SÜRMESİ CAİZDİR
HADİS:- Hastanın ve hayvan sokanın, şifa için Kuran-ı kerim okuması veya kâğıda yazıp muska olarak taşıması yahut tas içinde ıslatıp bu suyu içmesi, bu suyla ağrıyan yeri yıkaması caizdir. Meşru olan meşhur dualarla muska yapmak ve üzerinde taşımak caizdir. (Hindiyye)
MUSKA YAZMAK VE TAŞIMAK SUYA VE KİŞİYE OKUYUP ÜFLEMEK CAİZDİR
RESULULLAH (SAV) A BİR KÖYLÜ GELDİ CİN ÇARPMASINDAN AĞIR HASTA İDİ RESULULLAH AYATİ HIRZ DENİLEN AYETLERİ OKUYUP HASTAYA ÜFLEDİ HASTA HEMEN İYİ OLUP KALKTI
HADİS: Eshab-ı kiramdan Übeyyübni Ka’b radıyallahü anh diyor ki:
Resulullahın yanında oturuyordum. Bir köylü geldi. Kardeşinin ağır hasta olduğunu söyledi. (Hastalığı nedir?) diye sorulunca, cin çarpması dedi. Resulullah, (Kardeşini buraya getir) buyurdu. Kardeşi gelip oturdu. Resulullah [âyât-ı hırz olarak bilinen] âyetleri okuyup hastaya üfledi. Hemen iyi olup, kalktı. (Beyheki, Hakim)
RESULULLAH (SAV) OKUDUĞU VE TAVSİYE ETTİĞİ HIRZ AYETLERİ
HIRZ CİN VE ŞEYTANIN ŞERRİNDEN KORUNMAK HASTALIK VE MUSİBET GİBİ RAHATSIZLIKLARDAN KURTULMAK DEMEKTİR BU AYETLEREDE HIRZ AYETLERİ DENİR HIRZ AYETLERİ ŞUNLARDIR
Hırz ayetleri Kur'an-ı Kerim'deki sırasıyla şunlardır:
- Fâtiha suresi,
- Bakara suresi: 1-5; 163,164; 255-257 ve 285, 286. ayetler,
- Âl-i İmrân suresi: 18,19. âyetten sadece: "İnneddîne indellâh-il-islâm" kısmı, 26, 27, 154. ayetler,
- En'âm suresi: 17. ayet,
- A'râf suresi: 54-56. ayetler,
- Tevbe suresi: 51,128 ve 129. ayetler,
- Yunûs suresi: 107. ayet,
- Hûd suresi: 56. ayet,
- İbrahim suresi: 12. ayet,
- İsrâ suresi: 43, 110 ve 111. ayetler,
- Mü'minûn suresi: 116-118. ayetler,
- Ankebût suresi: 60. ayet,
- Rûm suresi: 17 ve 18. ayetler,
- Fâtır suresi: 2. ayet,
- Yasin suresi: 83. ayet,
- Saffât suresi: 1-11 (ilk on bir ayet), 180-182. ayetler,
- Feth suresi: 27-29. ayetler,
- Rahmân suresi: 33-36. ayetler,
- Hadîd suresi: 1-5 (ilk beş) ayetler,
- Haşr suresi: 21-24. ayetler,
- Cin suresi: 1-6 (ilk altı) ayetler,
- Burûc suresi: 20-22. ayetler,
- İhlâs suresi,
- Felak ve Nâs sûreleri.
Bu ayetler cin ve şeytan şerrinden kurtulmak için ve sara hastalığına ve sihre, büyüye karşı korunmak için yedi gün okunur ve bu âyetleri kişi üzerinde taşıyabilir.

PEYGAMBERİMİZ NUSKA YAPILMASINA İZİN VERMİŞTİR
RESULULLAH (SAV) HZ ENES ANLATIYOR ZEHİRE KARŞI GÖZ DEĞMESİNE KARŞI NEMLE KURDUNA KARŞI RUKYE YAPMAMIZA MÜSAADE ETTİ
HADİS: 3993 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bize, zehire karşı, göz değmesine karşı, nemle kurduna karşı rukye yapmamıza ruhsat tanıdı."
Müslim, Selam 58, (2196); Ebu Davud, Tıbb 18, (3889); Tirmizi, Tıbb 15, (2057).
RESULULLAH (SAV) BUYURDU RUKYE GÖZ DEĞMESİNE VEYA ZEHİRE VEYA KESİLMEYEN KANA KARŞI YAPILIR
HADİS3994 - Ebu Davud'un bir diğer rivayetinde: "Rukye göz değmesine veya zehire veya kesilmeyen kana karşı yapılır" denmiştir.
Ebu Davud, 18, (3889).
RESULULLAH (SAV) BUYURDU RUKYE NAZARA KARŞI VEYA ZEHİRE SOKMAYA KARŞI VARDIR
HADİS3995 - Yine Ebu Davud'un Sehl İbnu Huneyf'ten yaptığı bir diğer rivayetinde: "Rukye nefse (insana değen gözden), veya zehire veya sokmaya karşı vardır."
Ebu Davud, Tıbb 18, (3888).
PEYGAMBERİMİZİN AĞRISI OLANLARIN OKUYACAĞI DUAYI ÖĞRETMESİ
RESULULLAH (SAV) BUYURDU RESULULLAH HUMMAYA VE BÜTÜN AĞRILARA KARŞI ULU ALLAHIN ADIYLA KANLA KABARAN HER BİR DAMARDAN VE ATEŞ HARARETİNİN ŞERRİNDEN BÜYÜK ALLAHA SIĞINIRIM
HADİS3996 - İbnu Abbas radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, hummâ'ya ve bütün ağrılara karşı şu duayı okumamızı öğretmişti: "Bismillahi'l-Kebiri eûzü billâhi'l-Azimi min külli ırkın na'arın ve min şerri harri'n nâr." "Ulu Allah'ın adıyla, kanla kabaran her bir damardan ve ateş harâretinin şerrinden büyük Allah'a sığınırım."
Tirmizi, Tıbb 26, (2076).
PEYGAMBERMİZİN HASTAYA OKUDUĞU DUA
RESULULLAH (SAV) KENDİNE HASTA GELDİĞİ ZAMAN EY İNSANLARIN RABBİ ACIYI GİDER ŞİFA VER SEN ŞAFİSİN SENİN ŞİFANDAN BAŞKA ŞİFA YOKTUR SENDEN HİÇBİR HASTALIĞI HARİÇ TUTMAYAN ŞİFA İSTİYORUM DİYE DUA EDERDİ
HADİS3997 - Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bir hastaya geldiği veya kendisine bir hasta getirildiği zaman şu duayı okurdu: "Ey insanların Rabbi, acıyı gider, şifa ver, sen Şafisin. Senin şifandan başka şifa yoktur. Senden hiçbir hastalığı hariç tutmayan şifa istiyoruz."
Tirmizi, Da'avat 122, (3560). Rivayet Buhari'de Hz. Aişe'den gelmiştir. Marda 20, Tıbb 39.
RESULULLAH (SAV) SABİT İBNÜ KAYS HASTALANINCA BANA ŞU DUAYI OKUDU EY İNSANLARIN RABBİ SABİTİTEN ACIYI KALDIR DEDİ SONRA TOPRAK ALARAK BARDAĞA KOYDU ÜZERİNE SU KOYUP NEFES ETTİ SONRA SU İLE KARIŞAN TOPRAĞI ÜZERİME SERPTİ
HADİS3998 - Sabit İbnu Kays İbni Şemmâs radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu
vesselâm, ben hasta iken yanıma gelip şu duayı okudu: "Ey insanların Rabbi! Sabit İbni Kays İbni Şemmas'tan acıyı kaldır." Sonra (Medine'nin) Buthan (nam vadi)den toprak alarak bir kadehe koydu, üzerine su döküp nefes etti, sonra (su ile karışan bu toprağı) üstüme serpti."
Ebu Davud, Tıbb 18, (3885).
RESULULLAH (SAV) CİNLERDEN VE NAZARDAN KORUNMAK İÇİN MUAVEZETAYN SURELERİNİ OKURDU
HADİS3999 - Ebu Sâ'idi'l-Hudri radıyallahu anh anlatıyor. "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm cinlerden ve insanın göz (değmes)inden (çeşitli dualar okuyarak) Allah'a sığınırdı. Muavvizeteyn (Nas ve Felak sureleri) nazil olunca bu iki sureyi esas aldı, diğerlerini terketti."
Tirmizi, Tıbb 16, (2059); İbnu Mace, Tıbb 33, (3511).
CEBRAİLİN PEYGAMBERMİZİN HASTALIĞINDA ONA OKUDUĞU DUA
RESULULLAH (SAV) HASTA İKEN CEBRAİL(AS) GELDİ VE SENİ ALLAHIN ADIYLA SANA EZA VEREN BÜTÜN HASTALIKLARA KARŞI BÜTÜN KÖTÜ NEFİS VE HASETCİ GÖZLERE KARŞI SANA OKUYORUM
HADİS4000 - Yine Ebu Sa'idi'l-Hudri radıyallahu anh anlatıyor: "Cibril aleyhisselam Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın yanına geldi ve: "Ey Muhammed, hasta mısın? diye sordu. "Evet!" cevabını alınca, Cibril aleyhisselam şu duayı okudu: "Bismillahi erkîke, min külli dâin yü'zîke ve min şerri külli nefsin ev aynin hâdisin. Allahu yeşfike, bismillahi erkîke. (Seni Allah'ın adıyla, sana eza veren bütün hastalıklara karşı, bütün kötü nefis ve hasedci gözlere karşı sana okuyorum. Allah sana şifa versin, ben Allah'ın adıyla sana dua ediyorum)."
Müslim, Selam 40, (2186); Tirmizi, Cenaiz 4, (972)
PEYGAMBERİMİZİN TAVSİYE ETTİĞİ BAŞKA DUA.
RESULULLAH (SAV) BUYURDU SİZDEN KİM HASTALANIRSA ŞU DUAYI OKUSUN EY HUZURU SENAVATİ DOLDURAN RABBİM SENİN İSMİN MUKADDESTİR SENİN EMRİN ARZ VE SEMADADIR TIPKI RAHMETİN SEMADA OLDUĞU GİBİ ARZADA RAHMETİNDEN GÖNDER VE BİZZİM GÜNAHLARIMIZI VE HATALARIMIZ AFFET SEN BÜTÜN İYİ KİMSELERİN RABBİSİN BU AĞRIYI RAHMETİNDEN BİR RAHMET ŞİFANDAN BİR ŞİFA İNDİR İYİLEŞTİR
HADİS4001 - Ebu'd-Derdâ radıyallahu anh'ın anlattığına göre, kendisine bir adam gelerek idrar tutukluğuna yakalandığını söyledi. O da adama: "Ben Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'dan şöyle söylediğini işittim" dedi: "Sizden kim hastalanırsa şu duayı okusun: "Rabbunâ'llahu'llezi fi's-semâî tekaddese ismüke, emrüke fi's-semâî ve'l-ardı kema rahmetike fi's-semâî fec'al rahmeteke fi'l-ardı. Vegfir lenâ hûbenâ ve hatâyânâ. Ente Rabbu't-tayyıbîn. Enzil rahmeten min rahmetike ve şifâen min şifâike ala hâza'l vec'i fe yebreu. (Ey huzuru semavatı dolduran Rabbim! Senin ismin mukaddestir. Senin emrin arz ve semadadır, tıpkı Rahmetin semada olduğu gibi. Arza da rahmetinden gönder ve bizim günahlarımızı ve hatalarımızı affet. Sen (kötü söz ve fiillerden kaçınan) bütün iyi kimselerin Rabbisin. Bu ağrıya, Rahmetinden bir rahmet, şifandan bir şifa indir, iyileşsin."
(Ebu'd-Derda radıyallahu anh, adama) bu duayı okumasını emretti. O da okudu ve iyileşti."
Ebu Davud, Tıbb 19, (3892).
RESULULLAH (SAV) HASTA SAHABİYE ELİNİ ARIYAN YERİNE KOY VE ŞU DUAYI OKU DEDİ 3 KERE Üç kere: "Bismillah" tan sonra yedi kere,( "Eûzü bi-izzetillahi ve kudretihi min şerri mâ ecidu ve uhâziru )BESMELEDEN SONRA YEDİ KERE BEDENİMDE ÇEKMEKTE OLDUĞUM ŞU HASTALIĞIN ŞERRİNDEN ALLAHA SIĞINIRIM DİYECEKSİN
HADİS: 4002 - Osman İbnu Ebi'l-As radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a müslüman olduğum günden beri bedenimde çekmekte olduğum bir ağrımı söyledim. Bana: "Elini, vücudunda ağrıyan yerin üzerine koy ve şu duayı oku!" buyurdu. Dua şu idi: Üç kere: "Bismillah" tan sonra yedi kere, "Eûzü bi-izzetillahi ve kudretihi min şerri mâ ecidu ve uhâziru." "Bedenimde çekmekte olduğum şu hastalığın şerrinden Allah'ın izzet ve kudretine sığınıyorum" diyecektim.
Bunu birçok kereler yaptım. Allah Teâla hazretleri benden hastalığı giderdi. Bunu ehlime ve başkalarına söylemekten hiç geri kalmadım."
Müslim, Selam 67-(2202); Muvatta, Ayn 9, (2, 942); Ebu Davud, Tıbb 19, (389); Tirmizi, Tıbb 29, (2081)
MUSKA YAZMAK YAZDRMAK ÜZERİNDE TAŞIMAK CAİZDİR HARAM OLAN BUNUN TİCARETİNİ YAPMAKTIR PAZARLIK OLMADAN EL EMEĞİ KARŞILIĞINDA HEDİYE VERMEK CAİZDİR
Sonuç olarak Muska yazmak, yazdırmak, taşımak caizdir. Haram olan bunun ticaretini yapmaktır. Muska yazan asla para muhabbeti yapmaz ancak nuskayı yazdıran gönlünden geçtiği kadar el emeği ve hediye olarak vermesinde sakınca yoktur. Çünkü hediye alıp vermek sünnettir.
Abdullah b. Amr b. el-As (radıyallahu anh) diyor ki: Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) kendilerine korkuya karşı şu sözleri öğretirdi:
RESULULLAH (SAV) BUYURDU BELANIN İNMESİNDEN ÖNCEDE SONRADA MUSKANIN TAKILMASINDA MAHZUR YOKTUR
“HADİS: Belanın inmesinden önce de sonra da Kur’an’dan olan muskanın takılmasında bir mahzur yoktur.”
(Deylemi, el-Firdevs, V, 202, Hadis no: 7950
Atâ’ın, boynuna muska veya Kur’an takılı olan adetli hanım için şunu söylediği rivayet edilmiştir:
RESULULLAH (SAV) BUYURDU EĞER NUSKADA AYET VE DUA VARSA ONU ASABİLİRSİN
HADİS:“Eğer muska Allah’ın kitabından veya Rasûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) gelen bir şeyden ise, gücün yettiği kadar onu as ve onunla şifa dile” dedi.
Bunun üzerine ben de dedim ki: “Şu duayı dördüncü günde geri dönen sıtma hastalığına karşı yazayım mı?”
O da: “Evet” dedi.
DUA ŞUDUR
“Bismillahirrahmanirrahim. Allah’ın adıyla, Allah’ın yardımıyla Muhammed de Allah’ın peygamberidir.
Ey Cebrâîl’in, Mikail’in ve İsrafil’in Rabbi, Sen bu yazının sahibine kendi çârenle, kuvvetinle, azametinle şifa ver. Sen hak olan ilahsın. Âmin.”
(İbnu’l-Kayyim, “Zadu’l-Mead”, II, 166)
RESULULLAH (SAV) BUYURDU SAHABE NUSKAYI TAVSİYE EDERDİ
HADİS: İbnu’l-Kayyim diyor ki: “Ahmed b. Hanbel, Aişe’den (radıyallahu anha) ve başkalarından muska hakkında kolaylık tanıdıklarını söylemiştir.
AHMET BİN HANBEL MUSKA TAKMAKTA MAHZUR YOK DEMİŞTİR
HADİS: Ahmed b. Hanbel’e, bela geldikten sonra muska takılması sorulmuş: “Umarım ki bunda bir mahzur olmasın” demiştir.
SAHABEDEN ABDULLAH BİN AHMETİN BABASI KORKMUŞ VE SITMAYA YAKALANMIŞ OLANLARA MUSKA YAZARDI
HADİS: Hallâl demiştir ki: Abdullah b. Ahmed bize anlatarak dedi ki: “Ben babamın korkmuş ve sıtmaya yakalanmış kimse için muska yazdığını gördüm.”
SAHABEDEN EBU ABDULLAH NUSKA YAZIP ARKADAŞINA GÖNDERMİŞTİR
HADİS: Mervezi diyor ki: “Ebû Abdullah’a, benim sıtmaya yakalandığım haberi ulaşmış. O da benim için sıtmaya karşı Muhammed b. Bakır’ın yukarıda izin verdiği duayı bir kâğıt parçasına yazıp gönderdi.” (İbnu’l-Kayyim, “Zadu’l-Mead”, II, 166)
RESULULLAH (SAV) BUYURDU EY TÜM İNSANLARIN RABBİ BU SIKINTIYI GİDER SENİN ŞİFANDAN BAŞKA ŞİFA YOKTUR DİYE DUA ETMEN SANA YETER
HADİS: "Ey tüm insanların Rabb'i (olan Allah'ım. Benden) bu sıkıntıyı gider, (yegâne) şifa verici sensin. Senin şifandan başka şifa yoktur. (Bana) hiç hastalık bırakmayacak bir şifa ver" diyerek dua etmen sana yeter.
(Buhari, Merzâ, 20, 38, 40; Muslim, Selâm 46-49; Ebu Davud, Tıb, Bab 17, Hadis no : 3883; Tirmizî, Da'avât 111; İbn Mâce, Cenâiz 46, tıb 19, 36, 39; Ahmed b. Hanbel, IV, 259, VI, 44, 45, 50, 108, 109, 114, 120, 125, 126, 127, 131, 208, 261, 278, 280)
İbn Hacer el-Askalanî, alimlerin şu üç şartın bulunmasıyla rukyenin caiz olacağı üzerinde görüş birliği içerisinde olduklarını bildirmektedir:
ŞU 3 ŞART OLURSA RUKYE CAİZDİR
a) Allah Teala'nın kelamıyla (âyetlerle), isimleri veya sıfatlarıyla olması;
b) Arap diliyle veya başka bir dille, anlaşılır olacak şekilde yapılması;
c) Yapılan rukyenin bizzat faydasının dokunduğuna değil, umulan faydanın Allah Teâlâ tarafından gönderildiğine inanılması (Fethul-Barî, X, 206).
.Hz. Aişe (r.anh)'dan rivâyet edilen bir hadis-i şerifte şöyle denilmektedir:
RESULULLAH (SAV) YATAĞA DÜŞTÜĞÜ ZAMAN İHLAS FELAK VE NAS SURELERİNİ OKUYARAK AVUCUNA ÜFLEDİ VE SONRA ELLERİYLE YÜZÜNÜ VE VUCUDUNUN ELİNİN YETİŞTİĞİ HER TARAFINI MESHETTİ
HADİS:"Rasûlüllah (s.a.s) son hastalığında muavvizeteyni okuyup kendisine üflüyordu. Hastalığı ağırlaştığı zaman onları okuyarak üzerine üflüyor ve onların bereketi için elini meshediyordum." (Buharî, Tıb, 32; Müslim, Selâm, 51-52)
Yine Hz. Aişe (r.anh) Rasûlüllah (s.a.s)'ın hastalığından bahsederken şunları söylemektedir:
RESULULLAH (SAV) YATAĞA DÜŞTÜĞÜ ZAMAN İHLAS FELAK VE NAS SURELERİNİ OKUYARAK AVUCUNA ÜFLEDİ VE SONRA ELLERİYLE YÜZÜNÜ VE VUCUDUNUN ELİNİN YETİŞTİĞİ HER TARAFINI MESHETTİ
HADİS: "Rasûlüllah (s.a.s) yatağa düştüğü zaman, İhlas süresi ve Mu'avvizeteyn'in tamamını okuyarak avucuna üfledi ve sonra elleriyle yüzünü ve vücudunun elinin yetiştiği her tarafını meshetti." (Buharî, Tıb, 39).
RESULULLAH (SAV) BUYURDU ALLAHIM HASTALIĞI GİDER ŞİFA VER ŞİFA VEREN SENSİN
HADİS. Rasûlüllah (s.a.s)'ın hastalanan bazı kimselere, Mu'avvizeteyn okuyup, onları sağ eliyle meshettiği ve peşinden de şöyle söylediği rivâyet edilmektedir:
"Ey insanların Rabbi olan Allah'ım hastalığı gider; buna şifa ver. Şifa veren yalnız sensin. Senin şifandan başka şifa yoktur. Hastalık bırakmayan şifa ver." (Buhari, Tıb, 37).

RESULULLAH (SAV) BUYURDU SİZDEN HER KİM KARDEŞİNE FAYDA VERMEYE GÜÇ GETİRİRSE ONA FAYDALI OLSUN
HADİS: Ya Rasûlüllah! Biz bir tür rukye yapardık ve onunla akrep sokmalarına karşı korunurduk.
" Rasûlüllah; "Ona dönün onda bir kötülük görmüyorum. Sizden her kim kardeşine fayda vermeye güç yetirirse ona faydalı olsun." (Müslim, Selam, 63)

EN BÜYÜK NİMET AKIL

 



EN BÜYÜK NİMET AKIL
AKIL: İdrak, muhakeme kabiliyeti, kavrayış, zeka, insanların tehlikeye düşmesine engel olan şey, düşünme, kavrama, ve bilgi elde etme gücü anlamına gelir. Akıl eşyanın, güzellik, kemal ve noksanıyla ilgili, sıfatını idrak eden, özelliktir. Akıl insanoğluna verilmiş manevi bir kuvvettir. İnsan bu güç ile gerekli bilgileri elde eder. Bilgiyi elde eden güç insanı mükellef akıl gücüdür. Bu güç insanda ana rahminde cenin ile oluşan güçtür. Bu güç ergenlik çağına gelinceye kadar gelişir ve gittikçe olgunlaşır. Peygamberimiz(sav) buyuruyor ki.
HADİS:” Allah akıldan daha yüce mahluk yaratmamıştır.(Ragıp el isfahani-342) Böylece peygamberimiz(sav) aklın insana verilen en büyük nimet olduğunu bize bildirmiştir. Başka bir hadis-i şerifte ise.
HADİS: ”Akıllı nefsini kontrol altına alıp, ölümünden sonraki ebedi hayat için hazırlanan kimsedir.(İbni mace-züht-31, riyazüssalihin-1017) Bu hadisi şerifte bize aklın veriliş sebebi izah edilmektedir. Allah(cc) de aklın bize veriliş sebebini bize çok açık şekilde izah ediyor. İşte Kuran-ı Kerimdeki ayeti kerime.
AYET: ”Ve şayet kulak vermiş olsaydık veya aklımızı kullanmış olsaydık, Şu alevli cehennemin mahkumları arasında olmazdık. Diye ilave ederler.(Mülk-10)
Akıl insanın en üstün vasfıdır. Çünkü Allah’ın emanetleri akıl sayesinde kabul edilir. Ve yine akıl sayesindedir ki İnsan Allah’ın rızasını elde edebilir. İlmin kaynağı ve kökü akıldır. Aklı nispetle ilim; ağaca nispetle meyve; Güneşe nispetle nur; Göze nispetle görme gibidir. Allah(cc) akla nur adını vermiştir.(Nur -35) İmamı gazalinin ihya ulumiddin adlı eserine Peygamberimizin şöyle buyurduğu bildirilmiştir.
HADİS:” Her şeyin bir aleti, bir hazırlık ve istidadı vardır. Müminin aleti akıldır. Her şeyin bir biniti vardır. Kişinin biniti akıldır. Her şeyin bir direği vardır. Dinin direği akıldır. Her kavmin bir dayanağı vardır. İbadetin dayanağı akıldır. Her kavmin bir çağıranı vardır. Müslümanı ibadete çağıran akıldır. Her tacirin bir sermayesi vardır. Müslümanın sermayesi akıldır. Her ailenin bir idarecisi vardır. Müslümanın idarecisi akıldır. Herkesin kendini andıracak arkadan geleni vardır. Müslümanı andıracak olan akıldır. Her yolcunun bir çadırı vardır. Müminin çadırı akıldır. Her harabenin bir tamircisi vardır. Ahiretin tamircisi akıldır.” Buyurarak aklın ne kadar önemli olduğunu bize açıkça bildiriyor.
Sayın okurlarım İnsanı canlı cansız diğer varlıklardan ayıran ve ona üstünlük sağlayan en önemli özellik akıl. Aklı olmayanı bir takım sorumluluk ve yasaklardan korumak mümkün değildir. Nitekim peygamberimiz(sav) buyurdu ki.
HADİS: ”Aklı olmayanın dini yoktur.(Buhari- Müslim) işte bu hadisi şerif bize aklın önemini bir kez daha hatırlatmaktadır. Dinin ve dünyanın insanları ilgilendiren bütün emir ve yasakları ancak akıllı insanlar için geçerlidir. Akli dengesini kaybetmiş insanlara bu sorumluluk yüklenmez. Böylece emir ve yasaklara uyma ve uymamanın ceza ve mükafatı aklı olanlar için geçerlidir. Din akla hitap eder. Allah’ın birliğini ve varlığını bilmek ancak akılla olur. Ne var ki akıl her şeyi kavrayabilecek güçte değildir. İnsandan bir cüz olduğu için, insanın diğer uzuv ve kuvvetleri gibi sınırlı ve kusurdur. Akıl fizik ötesi birçok hakikati kavrayamaz. Dini birçok gerçeklerini bilemez. Bu hakikatler ise ancak akıl yoluyla değil vahiy yoluyla bilinebilir. Gerçekler akıl ile bağdaştığı halde gerçek olmayanlar ise daima akıl ile çelişkilidir. Bu nedenle akıl hak ve gerçek din olan İslam ile birlik ve dayanışma halindedir.
Sayın okurlarım. Bir insanda aklın bulunması yetmez. Önemli olan aklı kullanmaktır. Nitekim Allah(cc)yüzlerce ayetin sonunda hala akıl etmeyecek misiniz? Niçin düşünmüyorsunuz? Gibi sözlerle aklımızı çalıştırmamız harekete geçirmemizi istemektedir. Aklını çalıştıran kişi Hz. İbrahim’in putları reddettiği gibi Allah’ı, ahireti ve birçok şeyi öğrenir. Ancak akıl iman ile desteklenmelidir. İman ile desteklenmeyen akıl topaldır, kördür. Akıllı insan hem dünyasını hem de ahiretini kazanır. Hani bir atasözü vardır. Aklı olan neylesin malı, aklı olmayan neylesin malı diye gerçekten güzel bir atasözüdür. Aklı olan aklını kullanarak mal kazanır zaten malı olmasa da malı kazanmanın yolunu bulur. Ama aklı olmayan elindeki hazır malı da kaybeder.
Sayın okurlarım şehvet, hayvani istekler, dünya ve mal sevgisi, Allah’ın yasakladıklarını yapmak, Allah’ın emrettiklerinden kaçınmak, kibir, ucub, haset, hırs, bencillik, cimrilik, gibi nefsi Emmarenin ve şeytanın istek ve arzularını yerine getirmek aklı zayıflatır. Kör topal eder, idrak, izan, gibi vasıfları yok eder. Halbuki rahmani vasıflar. Vicdan, merhamet, sevap, sevgi, cömertlik, güzel ahlak, iyilik, gibi vasıflar aklı güçlendirir Kuvvetlendirir. İman ve ibadetle akıl en üst seviyeye gelir. Peygamberlerin en akıllı insanlardan seçilmesinin nedeni budur.
Sayın okurlarım. İslam ile akıl asla çelişmez aksine İslam dini aklın geliştiricisi destekleyicisidir. Aklın ermediği konularda ona destek olur. yardımcı olur.

HADİS-İ ŞERİFİN TANIMI

  


76 - HADİS-İ ŞERİFİN TANIMI
Sayın okurlarım. Peygamberimiz(sav) in hayatı hakkında kısaca bilgi verdikten sonra, Peygamberimizin sözleri ve fiillerinin yazı ile ifade edilmesi olan Kuran-ı Kerimden sonra Müslümanın müracaat etmesi gereken 2. kaynak olan hadis konusunu ele aldık. Hadis kelimesi söz ve haber anlamına gelir. Hadis Kuran- Kerim karşısında ki durumu ve getirdiği hükümler açısından şu çeşitlere ayrılır.
1- Bazı hadisler Kuran-ı kerimin getirdiği hükümleri teyit eder. Ana babaya itaat, yalancı şahitlik, cana kıyma, gibi hadisler bu nevidendir. Yani ayetlerin tekrarıdır.
2-Bir kısım hadisler Kuran-ı kerimin ayetlerini tefsir eder, açıklar, tafsilat verir, izah eder. Namaz, hac, zekat, gibi emirler kuranda emredilmiş ancak bunların nasıl yerine getirilmesi gerektiği hadislerden anlaşılmıştır.
3-Bazı hadislerde kuran- kerimin hiç temas etmediği ve peygamberimizin Kuranın bütünlüğünü göz önüne alarak ayetlere aykırı ve ters olamayacak şekilde temas edilen konulardır. Mesela ehli merkep, yırtıcı kuşlar v.b birçok konu da hadisi şerif vardır. Hadisler yakından incelendiğinde birbirinden farklı iki ana kısımdan oluştuğu görülür.1-senet 2- metin
SENET: Güvenmek, dayanmak anlamına gelen senet kelimesi bir hadis terimi olarak metnin başında yer alan ve biri diğerinden almak ve nakletmek suretiyle hadisi rivayet eden kişilerin. Resulullah’a varıncaya kadar sayıldığı kısımdır. Başka bir deyişle raviler, zincirinin adı olup bu zincir hadisin Hz Peygamberden kimler aracılığı ile ve hangi yollarla bize ulaştığını gösterir. Mesela haddesena(Bize nakletti rivayet etti.)An(ondan)ale(dedi) eklenerek rivayet edenler sıralanır. Senedi yani raviler zincirini zikretmeye isnad denir. Ravilerin hadisleri nakletmesine ”rivayet” Rivayet ettikleri hadisede ”Mervi” denir. Senede Tarık ta denilir. Senet daha çok hadis uzmanları için, hadisin sıhhatini yani hadisin Peygamberimize ait olup olmadığını kontrol edebilmek için önem taşır.
METİN: Senedin ya da raviler zincirinin, kendinde son bulduğu rivayet edilen asıl hadis kısmına metin denir. Mesela ”Enesten, ebitteyyah, ondan Şu’be, ondan Yahya, ondanda Muhammet ibni Beşşar naklederek Nebi(sav) in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir. ”Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.
HADİSLERİN SINIFLANDIRILMASI.: Sağlamlık yönünden hadisler 3 kısma ayrılır. 1-Sahih 2- Hasen 3- Zayıf. Hadislerin çeşitli yönlerden değerlendirilmesi yapılmıştır. Bu değerlendirmelerde doğruluğu(sıhhati) araştırılan hadisin Hz. Peygambere ait olup olmadığı metin kısmı değil metnin Peygamberimize ait olup olmadığını gösteren senet kısmıdır. Bu durumda değerlendirme sonunda Bir hadise sahih veya zayıf denildiğinde, Bu metnin zayıf veya sahih olduğu değil bu sözün peygambere ait olup olmadığıdır. Daha açık ifadeyle metnin sağlamlığı değil ravilerin sağlamlığı söz konusudur. Metnin sağlamlığı konusu ayrı bir tasniftir ilerde gelecektir. Daha anlaşılır olarak açıklarsak yukarıda verdiğimiz örneği tekrar edelim.
HADİS: ”Kolaylaştırınız zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz nefret ettirmeyiniz” Hadisi kurana ve peygamberin yaşantısına ve öteki sözlerine uyup uymadığı ayrı bir tasniftir ilerde gelecektir. Burada araştırılan şey. Bu sözü söyleyen kişilerin dürüst doğru sözlü olup olmadıkları, sözü birbirlerinden bizzat duyup duymadıkları Konusudur.Yani bu hadisi rivayet eden Enes, Ebitteyyah, Yahya, Şu’be, Muhammet ibni beşşar dır söz konusu olan Eğer bu ravilerin tamamı birbirlerinden duyduysa ve eğer bu kişilerin tamamı yalan konuşmayan dürüst insanlar oldukları bilinirse ve eğer başka ravilerde onların sözlerini destekliyor ise o zaman bu hadis sahihtir ilerde gelecektir.
SAHİH HADİS: Adalet ve zabt sahibi ravilerin yine aynı durumda olan raviler vasıtasıyla Bizzat peygamberin ağzından duyan veya bizzat gören ve kesintisiz bir şekilde şaz ve illeti olmayan hadistir. Bir hadisin sahih sayılması için bazı şartlar gerekir. 1-Hadisi nakleden raviler adil olmalıdır. Burada sözü edilen adalet zulmün zıt anlamlısı değil şirk, fısk ve bidat gibi bütün büyük ve küçük günahlardan sakınmak takva sahibi, samimi bir Müslüman olmak anlamındadır. Böyle kişilerin rivayet ettiği hadislere sahih denir.2- Raviler rivayet edecekleri hadisi doğru bir şekilde öğrenme aradan uzun bir zaman geçse bile aynen hatırlayabilecek ölçüde öğrendiğini koruma(zabt) sahibi olmalıdır. Öğrenme ve öğrendiğini koruma yeteneğine sahip olmayan ravilerin naklettikleri hadisler sahih kabul edilmez.3- Hadis rivayet eden ravilerin kendilerinden hadis rivayet ettikleri kişilerde bizzat görüşerek hadis almış veya en azından görüşme imkan ve ihtimaline sahip çağdaş kişiler olmalıdır. Raviler arasında açık veya gizli bir kopukluğun olması halinde hadis sahih olmaktan çıkar.
HASEN VE KUTSİ HADİS
4- Güvenilir (sıka) bir ravi tarafından rivayet edilen hadis daha güvenilir veya daha fazla ravinin rivayetine ters düşerek (şazz) tek kalmamalıdır. Çünkü bu durum hadisin sıhhatine engeldir.
5-Hadisin metin veya senedinde onu zaafa düşüren herhangi bir kusur bulunmamalıdır. İlletli(maalel)kabul edilen bu tür hadisler. Sahihlik vasfını kaybeder. İşte bu 5 şartın hepsini taşıyan hadisler sahihtir.
HASEN HADİS: Sözlükte güzel anlamına gelen hasen kelimesi hadis istilahında sahih hadisle zayıf hadis arasında yer alan fakat sahih hadise daha yakın olan hadis tütüne verilen addır. Daha açık ifade ile sahih hadisle hasen hadis arasındaki fark hasen hadislerin ravilerinin durumu bilinmemekle birlikte yalancılıkla suçlanmamış dürüst ve güvenilir. Olmalarına rağmen titizlikleri ve hafızalarının sağlamlığı (zabt) açısından sahih hadis ravilerinin daha aşağı derecede bulunmasıdır. Hasen hadis bu iki özellik dışında sahih hadislerin bütün özelliklerini taşır. Bir de hasen hadislerin başka raviler vasıtasıyla da rivayet edilmesidir. Hasen hadis ilk defa yaygın şekilde Tirmizi tarafından kullanılmıştır. Ebu Davud’un süneni de Hasen hadislerin çokça bulunduğu eserler arsındadır.
ZAYIF HADİS: Sahih veya hasen hadisin taşıdığı şartların birini veya birkaçını taşımayan hadistir. Bu şartların bulunup bulunmadığı hadisin çeşitli yönlerden tenkit ve tetkik e tabi tutulmasıyla anlaşılır. Söz gelimi hadisin ravisi adaletindeki kusur sebebiyle zaptının zayıflığı senetteki kopukluk, ravinin kendisinden daha sika bir ravi olması sebebiyle zayıf hadisle amel edilmez.
KUTSİ VE NEBEVİ HADİS: Manası Allaha, lafızları Peygambere ait olan hadislere kutsi hadis; Mana ve lafzı Peygambere ait olan hadislere de nebevi hadis denir.
KUTSİ HADİS: Hz Peygamberin Allah(cc) den rivayet ettiği hadise kutsi hadis denir. Hazreti peygamberin istediği ibare ile ifade etmek üzere bazen Cebrail (as)vasıtasıyla bazen de vahiy ilham ve rüya yoluyla Allahu Tealadan rivayet ettiği hadislerdir. Kutsi hadislerin bir taraftan ilk kaynak olarak Allaha izafe edilmesi, diğer taraftan Peygamberin hadisleri arasında zikredilmesi bunların hadislere benzerliğini ortaya koyar. Zira Kuran-ı kerim Allah’ın kelamı olup Hz Peygambere vahyolunmuştur. Kudsi hadislerinde ilk kaynağı Allah olduğuna ve Peygamber tarafından ondan vahyedildiğine göre bunlarda vahiydir. Bununla beraber kutsi hadisler Kurandan sayılmazlar. Her ikisiniz de kendine has özellikleri vardır. Kudsi hadis Kuran-ı kerimin özelliklerine sahip değildir. zira mana ve lafız yönünden Kuran-ı kerimdeki icaz kutsi hadislerde yoktur. Kuran-ı kerim tevatür yoluyla ,Kutsi hadisler ahad yoluyla nakledilmişlerdir. Kuran ayetlerinin mana ile rivayeti caiz değildir. Kuran ayetleri namazda okunur., cünüp iken okunmaz ve abdestsiz dokunulmaz. Kudsi hadisler böyle değildir. Kutsi hadisin manası Allaha, lafzı Peygambere aittir. Kudsi hadisler. Allahın kudret ve azametinden, rahmetinin genişliğinden ihsanın bolluğundan, söz ederler. Helal ve haram şeklinde ahkama taallük etmezler. Bu hadisler 100 tanedir. Bazı alimler bunları ayrı eserlerde toplamıştır Bunlardan Abdurrauf El müsavi(1031-1102)El-ithafatusseniyye bil ehadisil Kudsiyye isimli eserinde alfabetik sırayla tasnif etmiştir.
CİBRİL-MAKLUB-MERFU-METRUK HADİS
CİBRİL HADİS: Cebrail(as); Hz Peygamberinde aralarında bulunduğu bir sahabe topluluğuna insan suretinde gelmiş iman, islam, ihsan ve kıyamet alametleri gibi bazı soruları Allah Resulüne sorarak cevaplarını almıştır. İşte Cebrail (as) bizzat soru sorarak ve cevapları tasdik ederek telkin ettiği hadise cibril hadis denir. Misal
Cibril hadis :”Abdullah b.Ömerin babası Hz. Ömer’den naklettiğine göre Bir gün Resulullah’ın yanında bulunduğumuz sırada aniden yanımıza elbisesi bembeyaz saçı simsiyah, bir zat çıkageldi. Bizden kendisini tanıyan yoktu. Doğru gidip Peygamberimizin yanına oturdu. Ve dizlerini onun dizlerine dayadı. Ve Ya Muhammet Bana İslamın ne olduğunu söyle? dedi. Resulullah(sav) İslam Allahtan başka ilah olmadığına Muhammedin de Onun Resulu olduğuna şehadet etmen namazı dosdoğru kılman, zekatını vermen, Ramazan orucunu tutman ve gücün yeterse hac etmendir buyurdu. O zat doğru söyledin dedi. Biz buna hayret ettik zira hem soruyor hem de tasdik ediyordu. Bana imandan haber ver? dedi. Resulullah(sav) Allaha, meleklere, kitaplara, peygamberlere ve ahiret gününe inanman birde hayra ve şerre ve kadere inanmandır dedi. O zat yine doğru söyledin dedi. Bu sefer bana ihsandan bahset dedi. Resulullah (sav) Allaha onu görüyormuş gibi ibadet etmendir. Çünkü her ne kadar sen onu görmüyorsan da o seni görüyor buyurdu. O zat yine doğru söyledin dedi. Bana kıyametten haber ver dedi. Resulullah(sav) Bu meselede kendisinden sorulan sorandan bilgili değildir buyurdu. O halde bana Kıyametin Alametlerinden bahset dedi. Resulullah(sav)ın Cariyenin kendi sahibini doğurması ve yalın ayak çıplak yoksul koyun çobanlarının bina yapmakta birbirleriyle yarış ettiklerini görmendir buyurdu. O zat doğru söyledin dedi gitti. Peygamberimiz(sav) yanında bulunan Hz. Ömer’e ya Ömer bu zat kimdi bilir misin? diye sordu. Hayır dedi. O Cebraildi. Size dininizi öğretmeye gelmişti. Buyurdu.(buhari-müslim.iman)
MAKLUB HADİS: İsnatta veya metinde İsim ve ibarelerin yerlerinin değiştirilmesi ile ortaya çıkan hadis türüdür. Maklub: Lugatta tersine çevrilmiş, altı üstüne getirilmiş, içi dışına döndürülmüş, başka şekle sokulmuş manasına gelir. Maklub hadis zayıf hadistir.
MERFU HADİS: Kaynağı Hz. Peygamber olan hadis terimi Peygambere nispet olunan söz, fiil, takrir ve sıfatlara Merfu hadis denir. Merfu hadis sahih, hasen, zayıf hatta mevzu hadis olabilir.
METRUK HADİS: Vazgeçilmiş, terkedilmiş, kullanılmaz, yalancılıkla itham edilen ravilerin bilinen kurallara muhalif olarak, rivayet ettikleri ve bu rivayetlerinde yalnız kaldıkları hadislere denir. Örnek ”Ne bir hilekar ne bir cimri cennete giremez’’ bu hadis metruktür yani uydurmadır.
MEVZU UYDURMA HADİS
MEVZU HADİS: Mevzu iftira etmek, icad etmek. Hz Peygamberin söylemediği bir sözü yalan ve iftira ile ona nispet etmek. Çeşitli sebeplerle uydurulmuş sözlerdir. Bu kesinlikle haramdır. Çünkü
HADİS: Her kim ki benim adıma yalan söylerse cehennemdeki yerini hazırlasın”(Buhari. ilm.38-müslüm. zühd.72-Ebu davut.ilim.4-tirmizi fiten.70 HADİS: ”Her kim benden yalan olduğu …bilinen bir hadis rivayet ederse o kimse yalancıdır.(müslim.1-9)
HADİS: ”İlerde birtakım yalancılar çıkacak. Sizlere kimsenin duymadığı hadisler getireceklerdir. Onlardan şiddetle sakının.(müslim.12) Görüldüğü gibi birçok sahih hadisle sabittir ki hadis uyduranları peygamberimiz(sav) şiddetle kınamaktadır. Fakat ne yazık ki binlerce kişi çeşitli sebeplerle binlerce hadis uydurmuşlardır. Bu sebeplerden birkaç tanesi şunlardır.
1- Fırka, Mezhep ve kabilesini savunmak, yüceltmek için hadisler uydurulmuştur. Hz Osman’ın şehit olmasından sonra İnsanlar birçok fırka, mezhep ve kabileye ayrılmışlardır. Ve her gurup kendilerini haklı ve üstün göstermek için binlerce hadis uydurmuşlardır. Bununla da yetinmeyip işlerine gelmeyen hadisleri uydurma diyerek kabul etmemişlerdir.
2-İslam düşmanları da İslam’ı yıkmak için binlerce hadis uydurmuşlardır ve bunları çeşitli yollarla elde ettikleri İslam alimleri vasıtasıyla(kimini parayla, kimini makamla, kimini şöhretle, kimini kadınla, kimini korkutarak, kimini baskı ve şantajla)İslam’a sokmuşlardır.
3-İslama hizmet etmek maksadıyla ruhbanlık yaparak, Müslümanları, iyi amele teşvik etmek, kötülüklerden sakındırmak maksadıyla, binlerce hadis uydurulmuştur. İlk bakışta iyin niyetli gibi görünen amellerin faziletine dair hadisler özellikle çoğunluktadır. Fakat bu hadisler son derece tehlikelidir.
4-Şahsi çıkar sağlamak maksadıyla binlerce hadis uydurulmuştur.
OKUDUĞUMUZ HADİSİN UYDURMA OLUP OLMADIĞINI NASIL ANLARIZ.:
1-Uyduran kimsenin itirafı. Önce Kaderiye mezhebinde iken tövbe eden ”Eb Reca” ağlayarak şu itirafta bulunmuştur. ”Kadercilerin hiçbirinden hadis rivayet etmeyiniz. Vallahi biz kader hakkında hadis uydurur insanlar arasında yayardık. Demiştir. Zındıklığı sebebi ile Basra valisi Muhammet bin. Süleyman tarafından idam ettirilen Abdülkerim .b. Ebil. Avca asılmadan önce şu itirafta bulunmuştur. Sizin aranızda 4 bin hadis uydurdum. Bunlarda helali haram, haramı helal gibi gösterdim.
2-Haberin lafzında ve manasında bozukluk bulunması. Bu daha ziyade fesahat ve belagatta çok üstün olan Hz. Peygamberin gerçek hadisleriyle karşılaştırıldığı anda hemen anlaşılır.
3-Birçok kişinin görmesi gereken bir olayı bir kişinin gördüğünü iddia etmesi ile hadisin uydurma olduğu anlaşılır. Mesela Hz. Ömer’in hutbede recm vardır, demesi buna örnektir. Bu sözü hiç kimse teyit etmemiştir.
4-Akla his ve müşahedeye aykırı olması. buna örnek vermek gerekirse Nuhun gemisinin Kabeyi 7 defa tavaf ettiği 2 rekat namaz kıldığı iddiasında bulunmaktır. Halbuki bu akla ve mantığa aykırıdır.
5-Tarihi vukuata aykırı olması
6- Sözün Kurana ve sünnete aykırı olması. Eğer hadis diye bildirilen söz kuran ayetlerine ve sahih hadislere ters ise hadisin uydurma olduğu hemen anlaşılır. Mesela (lokman.34)”Kıyametin ne zaman kopacağını bilmek Allaha mahsustur” Buyrulduğu halde ve bunun gibi birçok ayet ve hadis olduğu halde. Kıyametin kopacağı zamanı bildiren binlerce uydurma hadis vardır.
Sayın okurlarım görüldüğü gibi çeşitli sebeplerle binlerce söz; hadis diye bize yutturulmuştur. Bilhassa Emeviler ve Abbasiler zamanında kendi çıkar ve menfaatlerini korumak için binlerce sahih hadis uydurma hadis olarak ilan edilmiş; binlerce uydurma hadiste sahih hadis olarak kabul edilmiştir. Bununla da yetinilmemiş daha önce defalarca değindiğimiz gibi ayetlerin yorumlarıyla, tevilleriyle, tefsirleriyle de oynanmıştır. O halde biz Müslümanlar her duyduğumuz sözü hadis olarak kabul etmeyip yukarıda maddeler halinde yazdığım 6 maddeyle kıyaslamalıyız En önemlisi de 6. maddedir. Yani bir söz Kurana ve sahih hadise aykırı ise senedi ve ravisi ne olursa olsun. Bu uydurma hadistir.
SÜNNET: Yol, gidiş, tabiat, şeriat, alışılmış yol anlamına gelen sünnet. Hz Peygamberin söz, fiil ve takrirlerinin bütününü ifade eden terimdir. Çoğulu ”sünendir. Sünnet Kuran-ı kerimden sonra ikinci ana kaynaktır. Fıkıh usulunde delil olarak kullanılan sünnet. Hz. Peygamberden geliş şekline göre söz, fiil, takrirdir.
1-KAVLİ SÜNNET: Hz Peygamber(sav) in çeşitli vesilelerle söylemiş olduğu sözlerdir. Mesela
HADİS: ’Ameller niyetlere göredir. Ve herkese niyetinin karşılığı vardır. Kim Allah ve Resulu için hicret etmiş ise, Onun hicreti Allah ve Resulunedir. Kim elde edeceği bir dünyalık veya evlenmek istediği bir kadın için hicret ederse, onun hicreti de kendisi için hicret ettiği kimseyedir.(Buhari bedül Vahy 1. iman)
2-TAKRİRİ SÜNNET: Hz. Peygamberin görüp işittiği bir işe karşı çıkmaması ve onu kabul etmesine denir. Hz. Peygamber (sav) bir işin yapıldığını gördüğü veya işittiği halde onu reddetmemiş ve susmuşsa; bu durum onun bu işi tasvip ettiği anlamına gelir. Mesela: Hz. peygamber kabirde bir kadın gördüğü halde kadına bir şey dememesi, kadınların kabir ziyaretine karşı çıkmadığı anlamına gelir.
3-FİİLİ SÜNNET: Hz. Peygamberin 3e ayrılır.
1-SÜNNETİ ZEVAİT: Hz Peygamberin bir beşer bir insan olarak yaptığı işlerdir. Yeme, içme, giyinme, uyuma, yatıp kalkma gibi Bu fiiller genel olarak ümmeti bağlamaz. Çünkü bunlar peygamber sıfatının değil; insan sıfatının özellikleridir. Hz Peygamberin dünyalık işleri ticaret, ziraat, savaş taktikleri, hastalık tedavisi gibi dünyevi işler. Bu guruba girer. Ümmet bunun aynısı yapmak zorunda değildir. Mesela Peygamberimizin yediği yemekleri yemek; giydiği elbiseleri giymek zorunda değildir Müslümanlar. Sayın okurlarım giyinmek deyince Yakında yaşanmış bir olayı anlatmak istiyorum. 1982 idi sanırım. Tüm İslam ülkelerinin alimleri Erzurum da bir toplantı yaptılar. Bu toplantıya Mekke’nin ünlü alimlerinden Kabe imamı da davetliydi. Onu Erzurum’a getirmekle sorumlu Türk kendisine Erzurum’un soğuk memleket olduğunu orada üşüyebileceğini ve üzerine palto alması gerektiğini söyler. Kabe imamı olmaz öyle şey Peygamberin giymediği paltoyu ben giymem diye karşı çıkar. Tabi Erzurum’a gelip soğuğu görünce Aman hemen bana palto verin donuyorum der. Ona sözü hatırlatılınca da Vallahi Hz Peygamber buraya gelse eminim ki oda giyerdi der. Bu olay gerçekten çok güzel örnektir. Bizim toplumumuzda sakal bırakmayanlara iyi gözle bakılmaz. Sünneti terk ettin diye kınanır. Ancak saçı uzun erkeklere de iyi gözle bakılmaz. Onlarda kadına benziyorsun diye kınanır. halbuki Peygamberimiz(sav) hem sakallı idi. Hem de saçları uzun idi. O kadarki saçlarını arkadan bağlardı. ve üstten saçlarını ikiye ayırırdı. Şimdi ne yapacağız sünnetse ikisi de sünnet değilse ikisi de değil. Bilmem anlatabildi mmi?
PEYGAMBERİMİZE FARZ OLANLAR
Sayın okurlarım Hiçbir Müslüman peygamber(sav) saçını uzattı diye saçını uzatmaya, misvak kullandı diye misvak kullanmaya, sakal bıraktı diye sakal bırakmaya, etek giydi diye etek giymeye, başına sarık bağladı diye sarık bağlamaya,13 sefer evlendi diye 13 hanım almaya, hasırda yattı diye hasırda yatmaya, Hurma liflerinden döşekte yattı diye hurma lifli döşekte yatmaya, velhasıl şahsına münhasır hiçbir şeyi yapmaya mecbur ve mahkum değildir. Ve hiçbir Müslümanı da bunları yapmıyor diye kınamak doğru değildir. Kendin yapmak istiyorsan yap kimse bir şey diyemez ama lütfen sende ben yapıyorum herkes yapsın diye dayatma ne olur.
2-SÜNNETİ HÜDA: İbadet ve ahirete ait amellerde ki Peygamberimizin yaptığı işler. Bu işler Peygamber sıfatının gereği dinin gereği olduğu için ümmet buna uymak zorundadır. Namaz, oruç, hac v.b
3-PEYGAMBERİMİZİN ŞAHSINA AİT EMİRLER:
Allah(cc) tarafından yalnız peygamberimize mahsus olan emirler vardır. Bu emirleri yerine getirmek Peygamberimize farzdır. Ama ümmetine farz değildir. Mesela. Teheccüt namazı, visal orucu 4 ten fazla kadın alması, gibi fiillerde ümmet sorumlu değildir. Fakat maalesef sünneti Hüdaya pek önem vermeyen Müslümanlar. Kendilerine emredileni değil emredilmeyeni yapma alışkanlıklarından dolayı sünneti Zevaide önem vermektedirler. Cahilliğin en büyük özelliği olan öze değil şekle önem vereme hastalığından dolayı Peygamberimizin ahlakla ilgili yüzlerce hadisi olduğu halde onun ahlakını değil giyim kuşamını örnek almaktadırlar. Halbuki iman şekilde değil kalptedir. İman görünüşte değil ahlaktadır. İman sakalda, bıyıkta, şalvarda, cübbede sarıkta değil. Salih ameldedir. Eğer öyle olsaydı göbeklerine kadar bembeyaz sakal bırakan papazların hepsinin cennete girmesi gerekirdi.
Sayın okurlarım dert o kadar büyük ki, yara o kadar derin ki anlatamam nereye el atsanız dökülüyor. Nereye tutsanız elinizde kalıyor. Değil iki kitap ömrüm olursa bu konuda yüzlerce kitap yazmam gerekecek galiba.
RAVİ: Hadis rivayet edenlere denir. Rivayet olunmuş hadislerin sıhhati her şeyden önce hadisleri nakleden ravilerin güvenilir. (sıka) olmalarına bağlıdır. Çünkü sıka olan ravi kendisi gibi güvenilir sahih hadisler nakledecektir. Sıka olmayanlarda zayıf hadis nakledecektir. Hadis rivayet edenlerin hadisi kabul edilenlerden olması şarttır. Buda bazı şartları gerektirir. Bu şartlardan birisi eksik olursa bu hadisi rivayet edenlerin hadisi alınmaz.
ZAYIF HADİS ÇEŞİTLERİ
RAVİ: Ravide bulunması gereken şartlar şunlardır.1- Müslüman olma 2- Mükellef olma 3-Adalet 4- Zabt
1-Müslüman olma: Ravinin içiyle dışıyla tam bir Müslüman olması gerekir. Kafir ve münafığın rivayet ettiği hadis geçersizdir.
2-Mükellef olma: Çocuk ve delinin rivayet ettiğihadis geçersizdir.
3-Adalet: Hadisi rivayet edenin günahlardan kaçınan takva sahibi dürüst, doğru sözlü, sevilen, sayılan kişi olması gerekir.
4-Zabt: Hadisi rivayet eden kişi unutkan olmamalı, bilgiyi saklayan ve unutmayan kişi olması gerekir. Unutkan birinin rivayet ettiği hadise güvenilmez.
MÜDELLES HADİS: Zayıf hadistir. Bu ismi almasının sebebi ravilerden biri duymadığı halde konuşmadığı halde falanca kişiden bu hadisi duydum diye yalan söylemesinden dolayıdır. Ravisi sıka olmadığı için bu hadis zayıf hadistir.
MÜDREC HADİS: Zayıf hadis çeşitlerinden biri Müdrec kelimesi bir şeyi bir şeye eklemek veya içine sokup yerleştirmek manasına gelir. Hadis ilminde ise Ravisi tarafından isnadına veya senedine, metnine hadisin aslında olmayan bazı sözler sokulmuş olan sözler demektir. Bu hadis zayıf hadistir.
MÜNKER HADİS: Zayıf hadis gurubundandır. Zayıf bir ravinin güvenilir sika ravilere muhalif olarak rivayet ettiği ve bu rivayetinde tek kaldığı hadistir. Mesela ”Müslüman kafire kafir, Müslümana varis olamaz. ” bu hadis münkerdir. Çünkü bunu rivayet (zuhri) güvenilir olmadığı gibi başka hiç kimse buna benzer söz söylememiştir.
MÜRSEL HADİS: Zayıf hadis kısmından biridir. Tabiinden birinin senedinde sahabeyi zikretmeksizin doğrudan doğruya peygamberimizin adını anarak naklettiği hadislerdir. Mürsel hadisler dinde delil(hüccet) olamaz Ancak bu hadislerin sahabe sözü olması dolayasıyla değeri vardır. Eğer söz kurana ve sünnete ters değil ise bu hadislerle amel edilebilir. Nitekim Buhari ve müslimde bir çok mürsel hadis mevcuttur.
MEVKUF HADİS: Zayıf hadislerden Bu hadislerde söylenen söz Resulullaha ait olmayıp sahabilere aittir. Sahabelerin sözleri, fiilleri ve takrirlerinin toplandığı hadislerdir. Bu hadislerle amel etme zorunluluğu yoktur. Ancak Kurana ve hadise ters düşmeyen sahabe sözüyle amel edilebilir.
MÜNKATI HADİS: Lugatta kesilmiş kopmuş demektir. Hadis ilminde ise ravilerden biri veya her ikisi atlanan veya ravinin kim olduğu bilinmeyen hadislerdir. Bu hadislerle amel etmek caiz değildir.
MU’DAL HADİS: Senet zincirinde peş peşe iki veya daha fazla ravinin olmadığı bu nedenle zayıf olan hadis. Munkatı hadisin bir şekli olan bu hadis zayıflık bakımından Munkatı dan daha zayıftır.
MUHALLEL HADİS: Dış görünüşü bakımından sağlam. sahih hadis gibi görünen. Halbuki uzman hadiscilerin anlayabileceği içinde gizli illet olan hadislerdir. Bu hadislerle amel edilip edilemeyeceğine hadisciler karar verir.
MUZDARİB HADİS: Güvenirlikleri birbirine eşit olan ravilerin birbirinin zıddı hadisleri bildirmesine denir. Aralarında tercih yapılamadığı için böyle hadisler zayıf hadistir. mesela
HADİS: Fatma binti kaysın şu hadisi Hz peygamber zekat hakkında sorulduğu zaman O malda zekattan başka hak vardır. Dedi(tirmizi.zekat.27) aynı hadisi aynı kişi ibni macede ”malda zekattan başka bir hak yoktur” diye geçer(İbni mace. zekat
KURANLA HADİS ÇELİŞEBİLİR Mİ?
Sayın okurlarım görüyorsunuz değil mi? aynı kişiden rivayet edilen aynı hadisi birisi öbürünün tam tersi anlamış dolayısıyla biz ne yapacağız. İkisine de itibar etmeyeceğiz illa da birini tercih etmek gerekiyorsa Kurana ve sahih hadislere hangisi uygunsa onu tercih edeceğiz.
Sayın okurlarım görüyorsunuz değil mi? aynı kişiden rivayet edilen aynı hadisi birisi öbürünün tam tersi anlamış dolayısıyla biz ne yapacağız. İkisine de itibar etmeyeceğiz illa da birini tercih etmek gerekiyorsa Kurana ve sahih hadislere hangisi uygunsa onu tercih edeceğiz.
Sayın okurlarım hadis konusunu ayrıntılı olarak işlememim sebebi her okuduğunuz hadisi doğru olarak kabul etmeyiniz. Hadislerin nice çeşitleri var. Arkadaşlar sizi daha iyi aydınlatmak için şu örneği vereceğim. Hadisi şeriflerin yazılımına 300 yıl sonra başlandığına göre teşbihte hata olmaz. Şimdi 2010 yılındayız çık 300ü 1710 yılı olur değil mi? bugün 2010 yılında yaşayan birisinin sözlerini yazmak gerektiğini farz edelim. Mesela kanuniyi ele alalım şimdi yaşayan kişi kanuniyi tam olarak nasıl anlatır. Kanuninin söylediklerini bire bir bilmemiz mümkün olur mu? Kaldı ki bize anlatanlar kendi cephelerinden olayı ele almaz mı? Veya almıyor mu? Kimisi kahraman kimisi emperyalist kimisi gaddar, kimisi dindar, kimisi seks düşkünü, yani herkes istediği gibi değerlendirmiyor mu? Bırakın eskiye gitmeyi daha 50yıl önce idam edilen menderesi kimi vatan haini kimi kahraman olarak görmüyor mu? İşte Muaviye ve Yezit peygamberimiz(sav) tüm sülalesini yok ettikten sonra kendi saltanatı için kendi çıkarı için binlerce uydurma hadis üretmiştir. Her zaman söylediğim gibi tekrar söylüyorum. Hadisin başında hangi sıfat olursa olsun, sahih, Hasen, Mürsel v.b senedi ne kadar sağlam olursa olsun bizim için geçerli olan tek şey Kurana ters mi değil mi ? Tek dayanağımız tek garantimiz o çünkü o insan sözü değil Rabbimin sözü selam ve dua ile.
HADİSLERE GEREK YOK; KURAN-I KERİM BANA YETER DEMEK HEM ŞİRK HEM AKILSIZLIKTIR.
Kıymetli okurlarım. Bazıları çıkıyor diyor ki. Kuranda her şey vardır. Ki doğru ‘’KURAN-I KERİMDE HERŞEY MEVCUTTUR’’ adlı makalemde ayrıntılar vardır.
HADİSLERE GEREK YOK DİYEN ŞİRKE GİRMİŞTİR
Ben Kuranda olana uyarım. Olmayana uymam diyorsun. Sen yalan söylüyorsun. Kurana uysaydın. Şu ayetlere de uyardın.
AYET: (Al-i İmran-31) (Ey Muhammed! Onlara) Deki: “Allah’ı seviyorsanız, bana tabi olunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın”
AYET: (Al-i İmran -32) (Ve yine) de ki: “Allah’a ve Resule itaat edin; eğer yüz çevirirlerse, şüphesiz Allah Kafirleri sevmez.”
AYET: (Al-i İmran-132) “Allah’a ve Peygambere itaat edin ki rahmet olunasınız.”
AYET: (Nisa - 59)’’ Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin.”
AYET: (Nisa- 69) “Her kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse,”
AYET: (Nisa / 80) “Her kim o Peygambere itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.”
AYET: (Enfal - 20) “Ey iman edenler! Allah’a ve Resulüne itaat ediniz.”
AYET: (Enfal - 46) “Allah’a ve Resulüne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin.”
AYET: (Nur- 51) “Oysa aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Peygamberine davet olunan Müminlerin sözü ise, “işittik ve itaat ettik” demeleridir.”
AYET: (Nur - 52) “Kim, Allah’a ve Peygamberine itaat eder ve O’ndan korkar, sakınırsa, işte kurtuluşa erenler de bunlardır.”
AYET:“ (Nur- 56) (Ey Müslümanlar!) Namazı dosdoğru kılın; zekatı verin ve Peygambere itaat edin ki rahmet olunasınız.”
AYET: (Ahzab - 31) “İçinizden kim Allah’a ve Resulüne itaat eder ve salih amel işlerse,”
AYET: (Ahzab - 71) “Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.”
AYET: (Haşr - 7) “Peygamber size neyi verirse, onu alın; neden sizi nehy ederse, ondan da sakının.”
AYET: (Teğabun - 12) “Allah’a itaat edin; Resüle de itaat edin.”
Kıymetli okurlarım peygamberimizin söylediği Hadis-i şeriflere inanmayan, kabul etmeyen, yok sayan, ona itaat etmeyen kişi yukarıdaki ayetleri inkar etmiş dolayısıyla şirke girmiştir.
HADİSLERE GEREK YOK DİYEN YA KENDİ DELİDİR YA DA BİZİ DELİ YERİNE KOYMAKTADIR.
Kıymetli okurlarım. Bugün 3-4 tane Anayasa profösör’ünün hazırladığı yürürlükteki anayasayı anlamak ve uygulamak için yüzlerce mahkeme, binlerce hakim, binlerce savcı, binlerce avukat, binlerce katip v.s görev yapmaktadır. Bugün yüzlerce anayasa profösörü Anayasa mahkemesinde kanunların, yönetmeliklerin Anayasaya uygunluğunu kontrol etmektedirler.
Şimdi soruyorum bu kişilere; 3-5 insanın yazdığı Anayasa kitapcığını alsın okusunlar bakalım bir şey anlayacaklar mı? İnsanın yazdığı Anayasayı anlayamayan bu kişiler. Kıyamete kadar hüküm sürecek Allah’ın Anayasası olan Kuranı Kerimi Kuranın indirildiği kişi olan, Kuran-ı öğretmekle ve İslam’ı yaymakla görevli olan Peygamberimiz(sav)in yorumu olmadan, sözlerine bakmadan anlıyorum demek. Kendini dinleyenleri, okuyanları, izleyenleri aptal yerine koymak değil midir?
Bu kişilere şunu sormak lazım. Cenabı hak Kuran-ı kerimi niçin Peygamberimize Cebrail vasıtası ile. Vahyetti. Kuranı kitap halinde yeryüzüne gönderir. Okunur inanan inanır. İnanmayan inanmazdı. Veya Peygamberimize vahyettiği gibi her kuluna vahyederdi. Peygamber göndermesine gerek olmazdı. Niçin? vahyi 23 senede tamamladı. Hepsini bir anda gönderemez miydi.
Demek ki Kurandaki ayetleri anlayacak, izah edecek, yorumlayacak, yaşayacak ve yaşatacak ilahi bir elçiye gerek vardı. Eğer Peygamberimiz(sav) i yok sayıp atlarsak. Kuranda bize emredilen hiçbir ibadetin ayrıntısını bilemezdik, Namaz, Oruç, Zekat, Hac v.b bütün ibadetlerin nasıl yapılacağını bize öğreten ve gösteren Peygamberimiz(sav) dir. Bırakın bunu Kurana da inanmışız demektir. Çünkü kuranı bize bildirende Peygamberimizdir.
Bu o kadar büyük bir saçmalıktır ki bugün elimizde anayasa var. Ne gerek var. Bunca hakime, savcıya, mahkemeye demekten daha büyük bir saçmalıktır.
Kıymetli okuyucularım bu konuda çok şey yazılabilir. Ancak uzun yazıları sevmediğinizi bildiğimden kısa tuttum.
İnşallah en yakın zamanda 300 bin adet hadisin tamamının sahih hadis olduğunu yani peygamberimizin sözü olduğunu ve hepsine inanmak gerektiğini söyleyen dolayısıyla Peygamberimizin söylemediği, tasdik etmediği, Kuranın ruhuna aykırı sözleri o söyledi diyenlerin. Ona iftira attıklarını açıklayacağız.
HADİS-İ ŞERİFLER KURAN-I KERİMİN YA TEKRARIDIR YA AÇIKLAMASIDIR YA DA KUR’ANA TERS DÜŞMEYEN TALİ MESELELERİN İZAHIDIR.
Sayın okurlarım. Peygamberimiz(sav) in hayatı hakkında kısaca bilgi verdikten sonra, Peygamberimizin sözleri ve fiillerinin yazı ile ifade edilmesi olan Kuran-ı Kerimden sonra Müslümanın müracaat etmesi gereken 2. kaynak olan hadis konusunu ele aldık. Hadis kelimesi söz ve haber anlamına gelir. Hadis Kuran- Kerim karşısındaki durumu ve getirdiği hükümler açısından 3 çeşide ayrılır.
1- Bazı hadisler Kuran-ı kerimin getirdiği hükümleri TEYİT eder. Ana babaya itaat, yalancı şahitlik, cana kıyma, gibi hadisler bu nevidendir. Yani ayetlerin tekrarıdır.
2-Bir kısım hadisler Kuran-ı kerimin ayetlerini TEFSİR eder, açıklar, tafsilat verir, izah eder. Namaz, hac, zekat, gibi emirler kuranda emredilmiş ancak bunların nasıl yerine getirilmesi gerektiği hadislerden anlaşılmıştır.
3-Bazı hadislerde Kuran- kerimin hiç temas etmediği ve peygamberimizin Kuranın bütünlüğünü göz önüne alarak ayetlere aykırı ve ters olamayacak şekilde temas edilen konulardır. Mesela ehli merkep, yırtıcı kuşlar v.b birçok konu da hadisi şerif vardır.
KUR’ANA VE SÜNNETE AYKIRI SÖZLERİ HADİS KABUL EDENLERE CEHENNEM AZABI VARDIR
Sayın okurlarım Kurana aykırı hadisleri benimseyenlere, yaşayanlara, hadis diye sunanlara büyük azap vardır. İşte ayet
AYET:(Lokman-6 ) “İnsanlardan öylesi vardır ki, bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve o yolu eğlenceye almak için, eğlencelik asılsız ve faydasız hadisleri satın alır. İşte onlar için aşağılayıcı bir azap vardır.”
OKUDUĞUMUZ HADİSİN UYDURMA OLUP OLMADIĞINI NASIL ANLARIZ.:
1-Uyduran kimsenin itirafı . Önce Kaderiyye mezhebinde iken tövbe eden ”Eb Reca” ağlayarak şu itirafta bulunmuştur. ”Kadercilerin hiçbirinden hadis rivayet etmeyiniz. Vallahi biz kader hakkında hadis uydurur insanlar arasında yayardık demiştir. Zındıklığı sebebi ile Basra valisi Muhammet bin. Süleyman tarafından idam ettirilen Abdülkerim .b. Ebil. Avca asılmadan önce şu itirafta bulunmuştur. Sizin aranızda 4 bin hadis uydurdum. Bunlarda helali haram, haramı, helal ,gibi gösterdim.
2-Haberin lafzında ve manasında bozukluk bulunması. Bu daha ziyade fesahat ve belagat ta çok üstün olan Hz. Peygamberin gerçek hadisleriyle karşılaştırıldığında hemen anlaşılır.
3-Birçok kişinin görmesi gereken bir olayı bir kişinin gördüğünü iddia etmesi ile hadisin uydurma olduğu anlaşılır. Mesela Hz. Ömerin hutbede recm vardır. Demesi buna örnektir. Bu sözü hiçbir sahabe teyit etmemiştir.
4-Akla his ve müşahedeye aykırı olması. Buna örnek vermek gerekir se. Nuh’un gemisinin Kabe’yi 7 defa tavaf ettiği 2 rekat namaz kıldığı iddiasında bulunmaktır. Halbuki bu akla ve mantığa aykırıdır.
5-Tarihi vukuata aykırı olması
6- Sözün Kurana ve sünnete aykırı olması . Eğer hadis diye bildirilen söz kuran ayetlerine ve sünnete ters ise hadisin uydurma olduğu hemen anlaşılır.
PEYGAMBERİMİZ(sav)İN SÖZLERİ ASLA KURANA TERS OLAMAZ
Hz. Muhammed’(sav)in sözleri yanlış olacak olsa Allah(cc) müdahale eder ve yanlış olduğunu ayetleriyle ortaya koyardı. Eğer Allah’a rağmen bu sözlerinde ısrar ederse peygamberlik görevi sona ererdi. Oysa peygamberler insanların erdemli, onurlu, ahlaklı yaşamaları için tarihin akışını değiştiren en büyük önderlerdir. İşte ayet.
AYET:(Hakka-44-45)“Eğer (Peygamber) bize isnat ederek bazı sözler uydurmuş olsaydı, mutlaka onu kudretimizle yakalardık. Sonra da onun şah damarını mutlaka keserdik. Hiçbiriniz de bu cezayı engelleyip ondan savamazdı.”
O halde biz Müslümanlar her duyduğumuz sözü hadis olarak kabul etmeyip yukarıda maddeler halinde yazdığım 6 maddeyle kıyaslamalıyız En önemlisi de 6. maddedir. Yani bir söz Kurana ve sahih hadise aykırı ise senedi ve ravisi ne olursa olsun. Bu uydurma hadistir.
Sayın okurlarım görüldüğü gibi çeşitli sebeplerle binlerce söz; hadis diye bize yutturulmuştur. Bilhassa Emeviler ve Abbasiler zamanında kendi çıkar ve menfaatlerini korumak için binlerce sahih hadis uydurma hadis olarak ilan edilmiş binlerce uydurma hadiste sahih hadis olarak kabul edilmiştir. Bununla da yetinilmemiş daha önce defalarca değindiğimiz gibi ayetlerin yorumlarıyla, tevilleriyle, tefsirleriyle de oynanmıştır. Bir örnek vermek gerekirse. Ayeti kerimelerde Kıyametin ne zan kopacağını ancak Allah(cc) bilir. Buyurulmasına rağmen kıyametin ne zaman kopacağına dair binlerce hadis uydurulmuştur.
AYET: (Lokman.34)”Kıyametin ne zaman kopacağını bilmek Allaha mahsustur”
Buyrulduğu halde ve bunun gibi birçok ayet ve hadis olduğu halde. Kıyametin kopacağı zamanı bildiren binlerce uydurma hadis vardır.
SÜNNET: Yol, gidiş, tabiat, şeriat, alışılmış yol anlamına gelen sünnet. Hz Peygamberin söz, fiil ve takrirlerinin bütününü ifade eden terimdir. Çoğulu ”sünen”dir. Sünnet Kuran-ı kerimden sonra ikinci ana kaynaktır. Fıkıh usulün de delil olarak kullanılan sünnet. Hz. Peygamberden geliş şekline göre söz, fiil, takrirdir.
PEYGAMBERİMİZİN SÜNNETLERİ ÜÇE AYRILIR.
1-KAVLİ SÜNNET: Hz Peygamber(sav) in çeşitli vesilelerle söylemiş olduğu sözlerdir. mesela
HADİS:’ Ameller niyetlere göredir. Ve herkese niyetinin karşılığı vardır. Kim Allah ve resulu için hicret etmişse, Onun hicreti Allah ve Resulunedir. Kim elde edeceği bir dünyalık veya evlenmek istediği bir kadın için hicret ederse, onun hicreti de kendisi için hicret ettiği kimseyedir.(Buhari bedül Vahy 1. iman)
2-TAKRİRİ SÜNNET: Hz .Peygamberin görüp işittiği bir işe karşı çıkmaması ve onu kabul etmesine denir. Hz. Peygamber (sav) bir işin yapıldığını gördüğü veya işittiği halde onu reddetmemiş ve susmuşsa; bu durum onun bu işi tasvip ettiği anlamına gelir. Mesela: Hz. peygamber kabirde bir kadın gördüğü halde kadına bir şey dememesi ,kadınların kabir ziyaretine karşı çıkmadığı anlamına gelir.
3-FİİLİ SÜNNET: Hz. Peygamber (s.a.v)'in davranışları ve fiilî uygulamalarıyla oluşan sünnet.
FİİLİ SÜNNETLERDE ÜÇE AYRILIR
A-SÜNNETİ ZEVAİT: Hz Peygamberin bir beşer bir insan olarak yaptığı işlerdir. Yeme, içme, giyinme, uyuma, yatıp kalkma gibi: Bu fiiller genel olarak ümmeti bağlamaz. Çünkü bunlar peygamber sıfatının değil; insan sıfatının özellikleridir. Hz Peygamberin dünyalık işleri ticaret, ziraat, savaş taktikleri, hastalık tedavisi gibi dünyevi işler. bu guruba girer. Ümmet bunun aynısı yapmak zorunda değildir. Mesela Peygamberimizin yediği yemekleri yemek; giydiği elbiseleri giymek zorunda değildir Müslümanlar. Sayın okurlarım giyinmek deyince Yakında yaşanmış bir olayı anlatmak istiyorum. 1982 idi sanırım. Tüm İslam ülkelerinin alimleri Erzurumda bir toplantı yaptılar. Bu toplantıya Mekke’nin ünlü alimlerinden Kabe imamı da davetliydi. Onu Erzurum’a getirmekle sorumlu Türk kendisine Erzurum’un soğuk memleket olduğunu orada üşüyebileceğini ve üzerine palto alması gerektiğini söyler. Kabe imamı olmaz öyle şey Peygamberin giymediği paltoyu ben giymem diye karşı çıkar. Tabi Erzurum’a gelip soğuğu görünce Aman hemen bana palto verin donuyorum. der. Ona sözü hatırlatılınca da Vallahi Hz Peygamber buraya gelse eminim ki oda giyerdi der. Bu olay gerçekten çok güzel örnektir.
B-SÜNNETİ HÜDA: İbadet ve ahirete ait amellerdeki Peygamberimizin yaptığı işler. Bu işler Peygamber sıfatının gereği dinin gereği olduğu için ümmet buna uymak zorundadır. Namaz, oruç, hac, v.b
C-PEYGAMBERİMİZİN ŞAHSINA AİT EMİRLER: Allah(cc) tarafından yalnız peygamberimize mahsus olan emirler vardır. Bu emirleri yerine getirmek Peygamberimize farzdır. Ama ümmetine farz değildir. Mesela. Teheccüt namazı, visal orucu,4 ten fazla kadın alması, gibi fiillerde ümmet sorumlu değildir. Fakat maalesef sünneti Hüdaya pek önem vermeyen Müslümanlar. Kendilerine emredileni değil emredilmeyeni yapma alışkanlıklarından dolayı sünneti zevaide önem vermektedirler. Cahilliğin en büyük özelliği olan öze değil şekle önem verme hastalığından dolayı Peygamberimizin ahlakla ilgili yüzlerce hadisi olduğu halde onun ahlakını değil giyim kuşamını örnek almaktadırlar. Halbuki iman şekilde değil kalptedir. İman görünüşte değil ahlaktadır.
Sayın okurlarım dert o kadar büyük ki, yara o kadar derin ki anlatamam nereye el atsanız dökülüyor. Nereye tutsanız elinizde kalıyor. Hadis konusu çok merak edilip çok kafa karışıklığı olduğundan ilerde bu konuya devam edilecektir.

İSLAMIN İLME VERDİĞİ ÖNEM

  


36- KURAN-I KERİMİN İLME VE BİLİME VERDİĞİ ÖNEM
Sayın okurlarım bugün gençliğimize vereceğimiz en büyük hediyelerden biride geçmişinden utanan, geçmişini küçük gören, batı hayranı, vatanına ve dinine düşman Hiristiyan ve Yahudi hayranı olan gençlerimize, benliğimizin ve medeniyetimizin bir parçası olan bilim ve teknoloji sahasında geçmişteki büyüklüğümüzü hatırlatmaktır. Başta Türkiye’miz olmak üzere bütün İslam memleketlerinde yaşanan batı hayranlığı hastalığı kendimizi unutturmuştur. Batılılar 18.yüzyıl sonlarında başlayan emperyalist emellerinin siyasi devamını sağlayabilmek için Müslümanlara kendi üstünlüklerini telkin edici çeşitli vasıtalar kullanmışlardır. Bunların en etkilisi kültürel olanıdır. Bunun içinde her şey batıda vardır. Her büyük şahsiyet ilim ve bilim adamı batıdan çıkar. Fikrini gerek kendi okullarında eğittikleri ve kendilerine hayran olarak yetiştirdikleri gerekse basın yayın ve çeşitli yollarla ve misyonerlik faaliyetleri ile Müslüman topluma empoze etmişlerdir. Bu nedenle bırakın batıyı tüm Müslüman ülke okullarında matematik bölümünde okuyan her öğrenci paskalı tanır ve bilirken matematik tarihinin en önemli simalarından olan batılı bilim adamlarının hocaları olan. Havarizmiyi hiç bir öğrenci tanımaz. Ömer Hayyamı kimse tanımaz. Bilmez. Bir einstein(aynştayn)ı herkes fizik alimi olarak tanır bilir. Ama büyük fizikçi El kindi yi kimse tanımaz. Biyolojide bir lamark, darwin çok iyi tanınır ve bilinir ama Fakat onlardan yıllar önce bu teorilerin en idialini ortaya atan El Nazzam, El cahiz; ElBiruni’yi kimse tanımaz. Tıp ilminin kurucusu İbni Sinadan kimse bahsetmez. Ne acı ne garip değil mi? Sayın okurlarım kesinlikle şu bilinmelidir ki batı medeniyet ve teknolojisinin temelinde İslam bilim ve teknolojisi yatmaktadır. Ve batı bilimi ve ilmi aldıkları İslam alimlerine biz Müslümanlardan daha fazla değer vermektedir. Fransanın başkenti Paristeki tıp fakültesinde İbni Sinanın büstünü görürsünüz. Türkiyedeki tıp fakültelerinde var mı bilmiyorum. Belki oradan görüp utanmış bizimkilerde İbni Sina köşesi açmıştırlar. 16. yüzyıl müşteşriklerinden G.Cordano meşhur alim El Kindi’yi Dünyanın en büyük 20. ilim adamı olduğunu söylemiştir.

Sayın okurlarım Burada hemen belirtmeliyim ki Müslüman bilim adamlarının ortaya attığı birçok görüşün, teorinin ve icadın çoğu hala bugün geçerliliğini korumaktadır. Bunlardan bazıları bugün için küçük şeyle olarak görünebilirler. Ama unutmayın ki bugünkü teknoloji ilk icadı yapan İslam aliminin icadının üzerinden yürümektedir. Mesela 0(sıfır)ı bulan icat eden İslam alimleridir ayrıntıları az sonra vereceğim. sıfır rakamının bulunması bugünün teknolojisinin kaynağını oluşturmaktadır. Bilgisayar uzmanları çok iyi bilir. bilgisayarın ana kurulumu sıfır üzerinedir. Yani sıfır icat edilmeseydi bugün bilgisayar icat edilemeyecekti. Sadece bilgisayar ,uçaklar, füzeler, onlarca bilinmeyenli denklemler ,istatistikler, bilançolar muhasebe, matematik, v. b her gördüğünüz teknoloji o ilk icat edilen o(sıfır) sayesinde olmuştur. Ve bugünkü teknik bile yüzyıllar önce bulunan sıfırın yerine bir başka rakam veya işaret koyamamaktadır. Kimmiş bilimde, teknikte, ilimde öncü hayretler içinde kalacak okuduklarınıza inanamayacaksınız.

Kuran- kerimin bilme ve ilme verdiği önem çok büyüktür. Daha önemlisi kuran-ı kerim bilim ve teknolojinin öncüsüdür. Bunun böyle olduğuna dair. Çok örnekler vereceksem de de şimdilik bir örnek vereyim. Bakınız AYET:(Neml.39-40) Bu ayette Süleyman (as) cinlere değil dikkatle okuyun ayeti lütfen Alim birine göz açıp kapatıncaya kadar. Binlerce kilometre öteden Belkıs’ın tahtını getirtmiştir. İşte o gün mucize sayılan olayı; batılılar örnek alarak ışınlamayla seyahat imkanlarını araştırıyorlar. Ve mutlaka da bulacaklar. Çünkü Kuran-ı Kerimde hiçbir olay iş olsun diye anlatılmaz. Her anlatılan hikayede ,mucizede ve konuda ibret alanlar için nice hikmetler vardır. ki bu cümle bana ait değil Kuranı kerimde belki yüz kez tekrarlanır. Bu ve bunun gibi birçok ayet ilme ve bilime öncülük etmiştir. Ama ne yazık ki bazı yobazlar. Kuran-ı kerimi anlaşılması imkansız. luzumsuz hikaye ve masallarla dolu gerici, çağdışı, Ayetlerinin anlamını kimsenin bilemiyeceği te'vil ve tefsiri imkansız. Bir kitap olarak görme ve gösterme çabasındadırlar. Bildiğiniz gibi Kuranın ilk emri oku olmuştur. Bakınız

AYET:(Alak.1-4)Hiç ilme ve bilme karşı olan bir kitap oku emriyle başlar mı? Bu ayetleri okuduğumuzda görüyoruz ki ilk emir oku ikinci emir de yaz olmuştur. Demek ki Kuran-ı Kerim sadece okuma değil yazmaya da öncelik vermektedir. Peki kim yazar alim yazar cahilin yazma gibi bir fiili olamaz. Dolayısıyla Kuran daha başta okuyan ve yazan ilim adamlarının yetişmesini istemektedir. Aklıma bir deyim geldi. ''Ne anlatırsın renkleri ince ince köre; konuşun her kişinin aklına göre'' Bizim gören körlerle işimiz yok bizim art niyetli çıkarcılarla işimiz yok. Bizim at gözlüğü takmış yalnızca döndüğü tarafı görebilenlerle işimiz yok. Kuran-ı kerim ilim ve teknolojiyi elde etmenin ve öğrenmenin en değerli aracı olan akıl, kalp ve onlara bağlı organların çalıştırılmasını ister.

AYET: (Hac.46)''Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki orada olanların akıl edecek kalpleri, işitecek kulakları, olsun. Ama yalnız gözleri kör olmaz. Fakat göğüslerinde olan kalpleri de körleşir.

AYET:(Nahl.12)''Geceyi gündüzü güneşi ayı sizin istifadenize vermiştir. Yıldızlarda onun buyruğuna boyun eğmiştir. Bunlarda akıl eden kimseler için ibretler vardır'

AYET:(Müminun.80)''Diriltende öldürende odur. Gece ile gündüzün birbiri ardından gitmesi de onun emrine bağlıdır. Düşünmez misiniz? ''İlk ayette dolaşın gezin ibret alın diyor. İkinci ayette geceden gündüzden ve yıldızlardan bahsediyor. Ve bunlarda ibretler var diyor. İnceleyin diyor. Araştırın diyor. Daha ne desin ? Üçüncü ayette de gece ve gündüzden bahisle düşünmez misiniz? diyor. Ama bizimkiler ne diyor Düşünmeyin, araştırmayın, anlamayın, ibret almayın diyor öyle değil mi? Ve bakın Kuran-ı kerim alime dolaysıyla ilme ve bilgiye ne kadar büyük önem veriyor.

AYET:(Zümer.9)''Hiç bilenlerle bilmeyenler eşit( bir) olur mu'' Şimdide peygamberimizin sözlerine bakalım.

HADİS: Peygamberimiz(sav) buyurdu ki ''ilim ve hikmet müminin yitiğidir. nerede bulursa onu alır.(Ettaç.e halebic.1s.58)''

HADİS: ''Dünyayı isteyen ilme sarılsın Ahireti isteyen ilme sarılsın. Hem dünyayı hem ahireti isteyen yine ilme sarılsın.''(Et Taç.c.1.s.22)

HADİS: İlim aramak her Müslümanın üzerine farzdır.(feyzül kadir.c.1.s1543)

HADİS: İlim Çin de bile olsa gidip alınız.(Feyzül kadir.c.1.s.543)Görüldüğü gibi kuran ve sünnet ilme çok büyük önem vermiştir bırakın önemi teşvik ve öncülük etmiştir. Müslümanların okuyup araştırmasını gezerek ibret almasını, Kainatın sırlarını öğrenmesini icatlar yapılmasını ilim öğrenmek için kafir ülkelere gidilmesini kafirlerden ilim öğrenilmesini emretmiştir. Bizimkiler ne yapmış gavur yazısıdır diye tam 400 yıl matbaanın Türkiye’ye girmesini engellemişler. Müslümanların 400 yıl geride kalmalarına sebep olmuşlardır. Nasıl kızmazsınız? Sayın okurlarım çok agresifsin diyorlar. Nasıl çıldırmazsınız okuyucularım lütfen beni anlayın. Kuranın dediği bu kadarda değil Kuran diyor ki ilim öğrenenler daha dindar olur daha çok Allahtan korkar diyor. Yani ilim öğrenmenin ibadet olduğunu söylüyor ki o konuya yeri geldiği zaman değinilecek inşaallah. İşte ayet

AYET:(fatır.28) ''Allah’ın kullarında ondan en çok korkanlar ancak bilginlerdir.'' Daha ne desin.

LİNEER VE KUADRATİK DENKLEMLER: Bu denklemleri günümüze kadar gelen şekliyle ilk bulan Harizmidir. kaynak: (İslamda bilim ve teknoloji pr.dr.M.albayrak)

İNTEGRALLER: İntegral teoremlerini ilk keşfeden NASRUTTİN TUSİ(1201-1274)İslam aleminin son devir ansiklopedik alimlerindendir. Matematikci, astronomist, fizikçi, mantıkçı, filozof ve kelamcı olan bu alim. Tus şehrinde doğdu. İbni Yunustan matematik dersleri aldı. felsefede İbni Sinanın yolunu takip etmiş, sonra Kuhistana gelmiş. Ve Hulagu han İranı fethedince onu yanına müneccim olarak almıştır. Meşhur maraga rasathanesini kuran kişidir. eserleri(tezkire, et tecrid, kitabul cebir, kavaidül hendese, kitabul fusul, tenhisul mahassal)integral teoremlerini yıllar sonra fransız fizikçi fermat kendisine mal etmiştir. Her konuda olduğu gibi onun adıyla anılır olmuştur.

POZİTİF RASYONEL SAYILARI BULAN EL KERHİ DİR:(1019-1129)Ebu bekir Muhammet ibnul hasan Bağdatın kerh kasabasında doğmuştur. En büyük eseri (kitabul kafi fil hisabtır)Bu kitap 1880 yılında Ad hochheim tarafından almancaya çevrilmiştir. BİNOMİNAL DENKLEM: Batı tarihçiler bu denklemi newtonun bulduğunu iddia ederler. Halbuki newtondan yıllar önce newtonun doğum tarihi(1662)keşaninin ölüm tarihi(1436) yani en az 200 yıl önce bu denklemi bulmuştur. EL KAŞANİ:(ölüm 1436)''Gıyasettin cemşit el kaşani 14 yüzyılda yaşayan türk asıllı matematikci, tıp ve astronomi alimidir. Uluğ beyin semerkant’taki rasathanesinde uluğ beyin ali kuşcu ile beraber hem talebesi olmuş hem de bilim arkadaşlığı yapmıştır.(erisaletül muhitiyya ) eserinin yazarıdır. Onun en meşhur eseri (miftahul hisabtır.)

KUBİK DENKLEMİ KUADRATİTİK DENKLEME İNDİRGEYEN ÖMER HAYYAMDIR:(1038-1123)Büyük İslam matematik ve geometrikcisidir.1038 de Nişaburda doğdu Melikşah’ın isteği üzerine Gregoriandan daha kullanışlı ve bugün İranda kullanılan celali takvimini icat etmiştir. Başlıca eserleri (el cebr vel mukabeleh, el kanun vel teklif, el vucut, rubaiyattır.)

TRİGONOMETRİYİ BULAN EL BATTANİDİR:(858-629) Latinlerce Albategnius, albatenius diye tanınan battaninin tam adı (ebu Abdullah Muhammet ibni cabiribn sinan el battani)dir. Harranda doğdu Samarda öldü eserleri birçok dile çevrilmiş kopernike ilham kaynağı olmuştur.

Pİ SAYISI(3.14)NI BULAN GIYASUTTİN CEMŞİT EL KAŞANİDİR.

DÜNYANIN DÖNMESİ VE YER ÇEKİMİNİ BULAN EL BİRUNİDİR:(973-1051) Harzemşahların başşehri Kaş şehrinde doğdu. Gazneli Mahmut tarafından saraya alındı eserleri(Kitabül kanunil mesudi,kitabul tahdid,dir. Biruninin icadını tekrarlayan Galile bildiğiniz gibi klise tarafından aforoz edildi. El biruniden sonra, essicci, ez zerkali, ibn tufeyl, ibni rüşt bu iddiayı sürdürmüşler ve bunlardan bu bilgileri alan el Bitruci dünyanın döndüğünü ilan ediyordu.

Değerli okuyucularım. İlerleyen sayfalarda Kuran ayetlerinin evren hakkında verdiği bazı bilgilerin bilim ile olan olağanüstü paralelliğine değineceğiz. Ama öncelikle, Kuran ve bilim konuları üzerinde uzun süredir devam eden bir karışıklığa da değinmek gerekiyor.

Bu karışıklık, bazı ateist "bilim adamlarının Kuran'a ön yargılı biçimde yaklaşmalarından kaynaklanır. Allah'ın varlığına inanmayan, dolayısıyla da Kuran'ın Hz. Muhammed tarafından "yazıldığını" öne süren bu kişiler, Kuran'ın verdiği haberlerin mutlaka bilimle çelişeceği noktasından hareket etmişlerdir. "6. yüzyılın bilgisi ile yazılan bir kitap, elbette sürekli gelişen ve yeni doğrular bulan bilimle çelişecektir" gibi bir mantık öne sürmüşlerdir. Böylesine bir ön yargı ile baktıkları Kuran ayetlerinin anlamlarını çarpıtarak, söz konusu iddialarına destek bulmayı denemişlerdir.

Buna karşılık bazı Müslümanlar, bu karalamalara karşı savunma yapmaya çalışırken, bir hataya düşerek, Kuran'ı bir "bilim kitabı" olarak tanıtmaya başlamışlardır. Kuran'ın bilimle çelişmediğini ispatlamaya çalışırken, neredeyse tüm bilimin Kuran'ın içinde olduğunu söylemişlerdir. Hatta, bilimsel gelişme için, formüllerle ya da deneylerle uğraşmak yerine, Kuran'ın daha derin araştırılmasının daha faydalı olduğunu öne sürenler olmuştur.

Oysa, Kuran ayetlerinden anladığımıza göre, Kuran bir "bilim kitabı" değildir. Bilime öncülük etmek, kimya formülleri aktarmak ya da kuantum fiziği öğretmek için indirilmemiştir.

Kuran'ın ne amaçla indirildiğini ayetler şöyle açıklıyor:

AYET: "Elif, Lam, Ra. Bu bir Kitap'tır ki, Rabbinin izniyle insanları karanlıklardan nura, O güçlü ve övgüye layık olanın yoluna çıkarman için sana indirdik." (İbrahim Suresi, 1)

AYET:"(Kuran) Temiz akıl sahipleri için bir hidayet rehberi ve bir zikirdir." (Mümin Suresi, 54)

Kısacası Kuran, müminlere rehber olmak üzere indirilmiştir. Onları "karanlıklardan aydınlığa" yani inkardan imana çıkaracak ve onlara Allah'a nasıl kulluk edeceklerini, O'nun rızasını nasıl arayacaklarını açıklayacaktır.

"Rehber" olma özelliği, müminin karşılaşacağı olaylarla ilgili özlü bilgileri aktarmayı da içerir. Diğer deyişle Kuran, müminin tüm ibadetlerini nasıl yapacağını açıklar.

Müminin ibadetleri ise iki türlüdür: Namaz, oruç gibi doğrudan Allah'a karşı yapılan ibadetler ve "iyiliği emredip-kötülüğü engellemek" olarak özetlenebilecek olan ve toplum içinde gerçekleştirilecek ibadetler.

Bu yüzden Kuran, mümine, "iyiliği emredip, kötülükten sakındırırken" yani dini anlatırken ve dinin düşmanlarına karşı mücadele ederken ne gibi yöntemler izlemesi gerektiğini anlatır. Bunun yanında, ne tür insanlarla ve toplumlarla karşılaşacağını tarif eder. Sayısız ayette "De ki" ve "Derler ki" ifadeleriyle başlayan cümleler, müminlerin diğer insanlarla nasıl bir diyalog içine gireceğini anlatır.

Ama bunlardan yola çıkıp "Kuran bir sosyoloji kitabıdır" ya da "Kuran bir psikoloji kitabıdır" diyemeyiz. Çıkarılacak sonuç, Kuran'ın, kendisini rehber edinen müminlere, Allah'a yakınlaşma ve Allah yolunda mücadele için girişecekleri çabada yardımcı olmak üzere psikolojik ve sosyolojik bilgiler verdiğidir. Bu bilgilerin, hiç bir sosyoloji ya da psikoloji kitabında verilemeyecek kadar özlü ve doğru olduğunu, müminler, yaşadıkları tecrübelerden bilirler.

Kuran aynı şekilde, dünyaya nizam verme gibi bir misyon da yüklenmiş olan müminlere, politik bilgiler verir. Dünyada etkin güç odaklarını tarif eder. Müslümanlara kimin düşmanlık besleyeceğini bildirir. Dünyadaki bozgunculuğun ardında kimlerin var olduğunu açıklar. Ama bundan da "Kuran bir siyaset bilimi kitabıdır" sonucu çıkmaz. Kuran bu bilgileri, müminlere rehberlik etmek için vermektedir. Aynı şey, Kuran'ın verdiği tarihsel bilgiler için de geçerlidir: İnsanlık tarihi elbette Kuran'dan öğrenilmez ama Kuran, tarihin en önemli anahtarlarını vermekte, müminlerle dine düşman olanlar arasındaki mücadelenin tarihteki yerinden bahsetmektedir.

Aynı kıstas, kuşkusuz bilim için de geçerlidir. Bilim, araştırma ve deney sonuçlarından elde edilir. Bu zaten, Allah'ın "yerde ve gökteki ayetlerinin incelenmesi için verilen Kuran emrinin de bir gereğidir. Ama Kuran'dan kimya formülleri çıkarmaya çalışmak kuşkusuz hata olacaktır. Kimya formülleri, müminin ibadetleri açısından doğrudan bir önem taşımamaktadır ki, Kuran'da açıklansın. Bunu araştırmak kimyacıların işidir. Ve kuşkusuz gereklidir, ama laboratuvarda yapılacaktır.

Bunun yanında, Kuran ayetleri gerçekten de bazı bilimsel gerçeklere değinir. Çünkü mümin, nasıl bir siyaset bilimcisi olmasa da girişeceği çaba nedeniyle politik ortamı bilmesi gerekiyorsa; bilim adamı olmak zorunda olmasa da, Allah'ın yarattıklarını tanıma açısından bilime aşina olmalıdır. Bu nedenle Kuran, evrenin yaratılışı, insanın doğumu, atmosferin yapısı gibi bazı konularda temel bilgiler verir. Bu konularda verilen bilgilerin, modern bilimin son bulgularıyla uyum içinde olması ise, Kuran'ın insan yazması olmadığını bir kez daha ortaya koyması açısından önem taşımaktadır.

BIG BANG (BÜYÜK PATLAMA)

Bu yüzyılda elde edilen bazı veriler, evrenin yok iken var hale geldiğini göstermiştir. Buna göre, evrenin bir başlangıcı vardır ve bu başlangıç Big Bang adı verilen bir "Büyük Patlama" ile gerçekleşmiştir. Bugün Big Bang Teorisi, bilim çevrelerinin büyük bölümünde kabul görmektedir.

Bu teoriye göre, evrenin tüm materyali yaklaşık 15 milyar yıl önce tek bir noktada toplanmıştı. Bu tek nokta sonsuz bir yoğunluk ve sonsuz bir ısı anlamına geliyordu. Yoğunluk sonsuzdu ama bir hacmi yoktu. İşte Büyük Patlamadan önceki bu dönem (ki buna dönem demek zordur; madde olmadığı için zaman da yoktur) evrenin olmadığı, her şeyin yok olduğu dönemdi. Teoriye göre, büyük bir patlama ile sonsuz yoğunluktaki birikim büyük bir hızla dağılmaya başlamıştır. Bir başka deyişle Büyük Patlama ile evren yok iken var olmaya doğru yola çıkmıştır.

Bugün evrenin sürekli olarak genişlemekte olduğunun ispatlanması Büyük Patlamanın en büyük delili olarak kabul edilir.

"Bugün artık galaksilerin her yöne doğru bizden uzaklaştığını biliyoruz. Kozmolojistler evreni şişen bir balonun yüzeyi gibi düşünürler. Şüphesiz gerçek uzay, balonun yüzeyi gibi 2 değil 3 boyutludur ve her yöne doğru genişler." (New Scientist, 26 Eylül 1987)

Gök cisimlerinin kaçma hızı uzaklık arttıkça artmaktadır. Örneğin, bizden bir milyar ışık yılı uzaklıktaki Ursa-Major Takım Yıldızı, her saniye dünyadan 1.500 kilometre uzaklaşırken, çok daha uzak olan Hidra Takım Yıldızı’nın uzaklaşma hızı saniyede 6.000 kilometredir.

Evren genişlediğine göre bu genişlemenin başladığı bir an olması gerekir. "Bu genişlemeyi tersine doğru düşünür ve evrenin gelişmesini zaman içinde geriye doğru çekersek o zaman her şey, 15 milyar yıl kadar önce sonsuz yoğunlukta tek bir matematiksel noktada, tekillikte toplanacaktır."(New Scientist, 12 Mayıs 1988, sf. 52)

Big Bang teorisinin en büyük önemi, evrenin bir başlangıcı olduğunu ispatlamasıdır. Bunun yanı sıra, pek çok kimsenin düştüğü bir yanılgıya da değinmek gerekir: Çoğu kişi, Allah'ın evreni Big- Bang ile -veya başka bir şekilde- yarattığını fakat bundan sonraki olayların "kendi kendine" işlediğini zanneder. Bu mantığa göre, Allah yalnızca ilk hareketi yaratmıştır ve evren birbiri ardına dizili domino taşları gibi kendiliğinden oluşmuştur. Oysa bu düşünce kökten yanlıştır. Big Bang, evrende bildiğimiz, hesaplayabildiğimiz ilk harekettir. Evrenin bu patlama sebebiyle oluşması ve yaşadığımız büyük dengenin kendi kendini oluşturmuş olması düşünülemez. Hiç bir kuralı olmayan bir patlama sonucu dağılan parçacıkların, galaksileri, yıldız sistemlerini ve içinde dünyamızın yer aldığı Güneş sistemini kendi kendine oluşturduğu gibi bir sonuca varılamaz. Tek bir atomun bile, içerdiği olağanüstü sistemlerle kendi kendine şekillenmesi düşünülemezken koca bir evrenin bir patlamanın "kudretiyle" oluştuğunu söylemek akıl dışı bir yaklaşımdır. Bunların hepsi de yine Allah'ın ilmiyle gerçekleşmiştir. Nitekim Kuran'da Allah'ın önce "gökleri" yarattığını, daha sonra yeryüzünü düzenlediği, onda dağları var ettiği ardından atmosferi düzenlediği, en sonra da canlıları var ettiği bildirilmektedir. Aynı şekilde, Kuran ayetleri Allah'ın evrendeki tüm varlıkları sürekli yönettiğini bildirmektedir:

AYET: (Fatır Suresi, 41) "Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar diye (her an kudreti altında) tutuyor. Andolsun, eğer zeval bulacak olurlarsa, kendisinden sonra artık kimse onları tutamaz. Doğrusu O, Halim'dir, bağışlayandır."

AYET: (Hac Suresi, 66) "Sizi diri tutan, sonra öldürecek, sonra da diriltecek olan O'dur. Gerçekten insan pek nankördür."

AYET: (Secde Suresi, 5) "Gökten yere her işi O evirip düzene koyar."

AYET: (Talak Suresi, 12) "Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Emir, bunların arasında durmadan iner; sizin gerçekten Allah'ın her şeye güç yetirdiğini ve gerçekten Allah'ın ilmiyle her şeyi kuşattığını bilmeniz, öğrenmeniz için. Big Bang, evrenin başlangıcıyla ilgili bugün için en tutarlı teori olarak bilinmektedir. Çeşitli itirazlar gelmesine rağmen bunlar Big Bang sonrası evrenin oluşumuyla ilgilidir ki bu konu zaten oldukça karmaşıktır. Atomların, yıldızların, galaksilerin hangi sebep-sonuç ilişkileri içinde yaratıldıkları bugün tam olarak bilinmemektedir. Ama kuşkusuz Allah’ın, insanı bir su damlasını sebep kılarak yarattığı gibi, evreni de sebepler zinciri içinde yaratmış olduğu düşünülebilir. Ve bu sebebin çıkış noktası bir patlama veya başka bir şey olabilir. Ama hiçbir aşama Allah’tan bağımsız kendi kendine oluşmamıştır. Ve sonuçta oluşan mükemmellik onun üstün ilmi ve kudretini gözler önüne sermektedir.

Tüm evren, bu evrenin ucunda bir yerde yaşayan insanoğluna yararlı kılınmıştır. Kuran, 'Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin emrinize verdi; yıldızlar da O'nun emriyle emre hazır kılınmıştır.

AYET: (Nahl Suresi, 12) Şüphesiz bunda, aklını kullanabilen bir topluluk için ayetler vardır.' ayetiyle buna dikkat çeker.

Ve önceden de söylediğimiz gibi, Kuran'da evrenin ve dünyanın yaratılışı ile ilgili tüm Kuran haberleri, bilim aracılığıyla bulunan gerçeklere uygundur. Aşağıda bu konuyla ilgili bazı örnekler yer alıyor.

EVRENİN GENİŞLEMESİ

20. yüzyıla gelene kadar tek bir bilim adamı dahi evrenin genişlemekte olduğu yönünde bir teori ortaya atmamış, hatta belki de böyle bir olayı aklından geçiren dahi olmamıştı. Stephan Hawking, evrenin genişlemesinin fark edilmesini 20. yüzyılın en büyük olaylarından biri olarak niteledikten sonra, bu olayın bugüne gizli kalmasından duyduğu şaşkınlığı şöyle dile getirir: 'Evrenin genişlemekte olduğunun ortaya çıkarılışı 20. yüzyılın en büyük düşünsel devrimlerinden biridir. Bu günden geçmişe bakıldığında kimsenin bunu neden daha önce akıl etmediğine şaşmamak elde değil.'

Oysa Allah’ın, 600’lü yıllarda vahy ettiği kitabında, Allah'ın evreni yarattığını ve de onu "genişlettiği" bildirilmektedir. Konuyla ilgili ayet şöyle demektedir:

AYET: (Zariyat Suresi, 47) "Biz göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve şüphesiz. Biz, (onu) genişleticiyiz." EVRENDEKİ KUSURSUZLUK

AYET: (Mülk Suresi, 3-4)"O, biri diğeriyle 'tam bir uyum' içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman'ın yaratmasında hiç bir 'çelişki ve uygunsuzluk' göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip gezdir; o göz umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir."

Evrendeki milyarlarca yıldız ve galaksi mükemmel bir uyum içinde kendileri için tesbit edilmiş yörüngelerinde hareket eder. Yıldızlar, gezegenler ve uydular hem kendi etraflarında, hem de bağlı oldukları sistemlerle birlikte dönerler. Hatta bazen içinde 200 -300 milyar yıldız bulunan galaksiler birbirinin içinden geçip giderler. Bu geçişte, evrendeki büyük düzeni bozacak herhangi bir çarpışma olmaz.

Evrende hız kavramı dünya ölçüleriyle karşılaştırıldığında akıl durduracak boyutlardadır. Milyarlarca, trilyonlarca ton ağırlığındaki yıldızlar, gezegenler ve sayısal değerleri ancak matematikçilerin anlayabileceği büyüklükteki galaksiler ve galaksi kümeleri uzay içinde korkunç bir süratle hareket ederler.

Örneğin, dünya saatte 1670 km. hızla kendi ekseni çevresinde döner. Bugün en hızlı merminin saatte ortalama 1.800 kilometrelik bir sürate sahip olduğu düşünülürse dünyanın dev boyutlarına rağmen süratinin ne denli büyük olduğu anlaşılır.

Dünyanın güneş etrafındaki hızı ise merminin yaklaşık 60 katıdır: saatte 108.000 km. (Böylesine büyük bir süratle yol alabilen bir araç yapılabilseydi dünyanın çevresini 22 dakikada dolaşacaktı.)

Verdiğimiz bu sayılar sadece dünya içindir. Güneş sistemi ise daha da ilginçtir. Bu sistemin sürati mantık sınırlarını zorlayacak derecededir. Evrende sistemler büyüdükçe sürat artar. İşte güneş sisteminin galaksi merkezi etrafındaki dönüş sürati: -Saatte tam 720.000 km., 200 milyar yıldızı bünyesinde bulunduran Samanyolu Galaksisinin uzay içindeki hızı ise saatte 950.000 kilometredir.

Bu baş döndürücü hız, aslında dünya üzerindeki yaşamımızın pamuk ipliğine bağlı olduğunu gösterir. Böylesine karmaşık ve hızlı bir sistem içinde dev kazaların oluşması normalde oldukça mümkündür. Ancak, ayette dendiği gibi, tüm bu sistem içinde hiç bir çelişki ve uygunsuzluk yoktur. Çünkü evren de, her şey gibi, başıboş değildir ve Allah'ın koyduğu dengeye göre işlemektedir.

YÖRÜNGELER VE DÖNEN EVREN

Evrendeki büyük dengenin en önemli nedenlerinden biri, kuşkusuz gök cisimlerinin belirli bir yörünge izliyor olmasıdır. Bu yörüngelere, yakın zamana kadar bilinmediği halde, Kuran'da da dikkat çekilmiştir:

AYET: (Enbiya Suresi, 33) "Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur; her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedirler." Gerçekten de yıldızlar, gezegenler ve uydular hem kendi etraflarında, hem de bağlı bulundukları sistemle birlikte dönmekte, evren bir fabrikanın dişlileri gibi düzenli çalışmaktadır.

Evrendeki yörüngeler sadece bazı gök cisimlerinin hareketi değildir. Güneş sistemimiz hatta diğer galaksiler, başka merkezler etrafında büyük bir hareketlilik gösterirler. Dünya ve onunla birlikte Güneş Sistemi her yıl, bir önceki yerinden 500 milyon kilometre uzakta bulunur.

Gök cisimlerinin yörüngelerinden en ufak bir sapmanın bile sistemi altüst edecek kadar önemli sonuçlar doğurabileceği hesaplanmıştır. Örneğin dünya yörüngesinde, normalden fazla veya eksik 3 milimetrelik bir sapma bakın nelere yol açabilirdi:

"Dünya güneş çevresinde dönerken öyle bir yörünge çizer ki her 18 milde doğru bir çizgiden ancak 2.8 mm ayrılır. Dünyanın çizdiği bu yörünge kıl payı şaşmaz, çünkü; yörüngeden 3mm'lik bir sapma bile büyük felaketler doğururdu: sapma 2.8 yerine 2.5 mm olsaydı yörünge çok geniş olurdu ve hepimiz donardık, sapma 3.1 mm olsaydı hepimiz kavrularak ölürdük." (Bilim ve Teknik, Temmuz 1983)

Gök cisimlerinin bir başka özelliği de, yörüngelerinin dışında bir de kendi etraflarında dönmeleridir.

AYET: (Tarık, 11) "Dönüşlü olan göğe and olsun." ise tam da bu gerçeğe işaret eder.

GÜNEŞ

Dünyadan 150 milyon km. uzakta olmasına rağmen, güneş bizim için gerekli olan enerjiyi kesintisiz olarak ulaştırır.

Bu dev enerjili gök cisminde hidrojen atomları devamlı olarak helyuma çevrilmektedir. Her saniye 616 milyar ton hidrojen, 612 milyon ton helyuma çevrilmektedir. Bu esnada dışarı salınan enerji 500 milyon hidrojen bombasının patlamasına denktir.

Dünyada hayat güneşten gelen enerjiyle sağlanır. Yeryüzündeki dengenin devamı ve canlılık için gereken enerjinin % 99 'u güneşten sağlanır. Söz konusu enerjinin yarısı gözle görünür ve ışık olarak alınır. Geriye kalan enerjinin büyük bir kısmı gözle görülmeyen, ama sıcaklık biçiminde ortaya çıkan kızılötesi ışınlardır.

Güneşin bir özelliği de çan gibi genleşip salınmasıdır. Bu olay her beş dakikada bir tekrarlanmakta güneşin yüzeyi bu sırada saatte 1080 km hızla, 3 km. kadar bize doğru ilerleyip sonra geri dönmektedir.

Güneş, Samanyolu'nu oluşturan 200 milyar yıldızdan biridir. Dünyadan 325.500 defa büyük olmasına rağmen, evrendeki küçük yıldızlardan sayılmaktadır. Çapı 125 bin ışık yılı olan Samanyolu'nun merkezine 30 bin ışık yılı uzaklıktadır. ( 1 ışık yılı= 9.460.800.000.000 km.)

GÜNEŞİN YOLCULUĞU

AYET: (Yasin Suresi, 38)" Güneş de, kendisi için (tesbit edilmiş) olan bir müstakarra (karar yerine) doğru akıp gitmektedir. Bu üstün ve güçlü olan, bilenin takdiridir."

Astronomların hesaplarına göre güneş, içinde bulunduğu galaksinin hareketi nedeniyle, Solar Apex adı verilen bir yörünge boyunca Vega Yıldızı'na doğru saatte 720.000 km.’lik bir hızla yolculuk etmektedir. (Bu, kaba bir hesapla güneşin günde 720.000x24=17.280.000 km. yol kat ettiğini gösterir. Tabi ona bağlı olan dünyamızın da.)

YEDİ KAT YER - YEDİ KAT GÖK

AYET: ." (Talak Suresi, 12) "Allah yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Dünya atmosferinin yapısı, Kuran'ın işaret ettiği gibi, başlıca yedi bölümden meydana gelir. Atmosferde katları birbirinde ayıran yüzeyler bulunmaktadır. Encyclopedia Americana'nın (9/188) verdiği bilgiye göre, sıcaklığa bağlı olarak yerden itibaren şu katlar sıralanır.

1.Kat - Troposfer: Kalınlığı kutuplarda 8 km. ekvatorda 17 km'ye kadar ulaşır. Bu kat bulutların büyük bir bölümünü kapsar. Sıcaklık yükseltiye bağlı olarak kilometrede 6.5°C azalır. Bu katmanın tropopoz diye adlandırılan ve hızlı hava akımlarının olduğu kısımda sıcaklık -57°C’de sabit kalır.

2.Kat - Stratosfer: 50 km yüksekliğe ulaşır. Burada mor ötesi ışınlar soğurulduğu için ısı açığa çıkar ve sıcaklık 0°C’ye kadar yükselir. Bu soğurma sırasında ısının yanında dünya için hayati önem taşıyan ozon tabakası da ortaya çıkar.

3.Kat - Mezosfer: Yüksekliği 85. km'ye kadar çıkar. Burada sıcaklık -100 C’ye iner.

4.Kat - Termosfer: Sıcaklık giderek yavaşlayan bir tempoda artar.

5.Kat -İyonosfer: Bu bölgedeki gazlar iyon halinde bulunur. Radyo dalgalarının iyonosfer tarafından tekrar dünyaya gönderilmesi sayesinde yeryüzündeki iletişim sağlanır.

6.Kat - Ekzosfer:500 ila 1000. km'nin ötesinde, özellikleri tamamen güneşin etkinliklerine göre değişen tabakadır.

7.Kat - Manyetosfer: Burası dünyanın manyetik alanın kapladığı büyük bir boşluğu andıran alandır. Enerji yüklü atom altı parçacıklar Van Allen Kuşakları olarak adlandırılan bölgelerde tutulur.

Aynı kaynakta sayıldığı üzere yer kabuğunun katmanları da 7 bölümden oluşur:

1.Kat Litosfer(su)

2.Kat Litosfer(kara)

3.Kat Astenosfer

4.Kat Üst manto

5.Kat Alt manto

6.Kat Dış çekirdek

7.Kat İç çekirdek

DÜNYANIN HAREKETİ

AYET: (Neml Suresi, 88) "Dağları görürsün de, onları donmuş sanırsın; oysa onlar bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler. Her şeyi sapasağlam ve yerli yerinde yapan Allah’ın sanatıdır (bu)."

Kuran, dünya merkezli bir evren modelinin benimsendiği bir çağda, dünyanın aslında bulutlar gibi hareket eden bir cisim olduğunu belirtmektedir. Ayette dünya kelimesi yerine dağ kelimesinin yer alması da ilgi çekicidir. Çünkü dağlar dünyadaki sabitliğin simgesidir. Sabit gibi gözüken dağların hareket etmesi demek dünyanın hareket halinde olması demektir.

DÜNYANIN YUVARLAKLIĞI

AYET: (Zümer Suresi, 5)’’Gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Geceyi gündüzün üstüne sarıp-örtüyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıp örtüyor. Kur’an’ın evreni tanıtan ayetlerinde kullanılan ifadeler oldukça dikkat çekicidir. Üstteki ayette "sarıp örtmek" olarak tercüme edilen arapça kelime tekvirdir. Bu kelimenin arapça karşılığı yuvarlak bir şeyin üzerine bir cisim sarmaktır. (Örneğin Arapça sözlüklerde başa sarık sarma gibi yuvarlak cisimleri içeren fiiller için bu kelime kullanılır). Dolayısıyla gecenin gündüzü tekvir etmesi ancak yeryüzünün yuvarlak olmasıyla mümkündür.

DAĞLARIN DEPREMLERİ ENGELLEMESİ

AYET:"O, gökleri dayanak olmaksızın yaratmıştır, bunu görmektesiniz. Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve orada her canlıdan türetip yayıverdi." (Lokman Suresi, 10)

AYET: (Nebe Suresi, 6-7) "Biz, yeryüzünü bir döşek kılmadık mı? Dağları da birer kazık?"

Jeolojinin dağlar hakkında söyledikleri yukarıda verdiğimiz ayetlerle tam bir paralellik içindedir. Dağların özelliklerinden biri yeryüzündeki büyük yer tabakalarının uçlarında yükselmesi ve bu tabakaları birbirine bağlamasıdır. Bu özellikleriyle dağlar tahtaları bir arada tutan çivilere benzetilmektedir. Bunun yanında dağların yer kabuğunda yaptığı basınç, dünyanın merkezindeki mağma hareketlerinin etkisinin yeryüzüne ulaşarak yer kabuğunu parçalamasına engel olurlar.

YARATILIŞTAKİ ÇİFTLER

AYET: (Yasin Suresi, 36) "Yerin bitirmekte olduklarından, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah çok) yücedir."

Erkeklik dişilik, "çift" kavramının bir karşılığı olmakla birlikte, ayette bahsedilen "bilmedikleri nice şeylerden" ifadesi daha geniş bir anlam içeriyor. Nitekim maddenin çiftler halinde yaratıldığını ortaya koyan İngiliz bilim adamı Paul Dirac, 1933 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü kazandı. "Parité" adı verilen bu buluş, maddenin anti madde denilen bir çifti olduğunu ortaya koymuştur. Anti-madde, maddenin tersi özellikler taşır. Örneğin maddenin tersine anti-maddenin elektronları artı, protonları da eksi yüklüdür.

DENİZLERİN BİRBİRİNE KARIŞMAMASI

AYET: Suresi, 19-20) "Birbirleriyle kavuşup karşılaşmak üzere iki denizi salıverdi. İkisi arasında bir engel (berzah) vardır; birbirlerinin sınırı geçmezler." (Rahman

Yukarıdaki ayette, bilinen iki su kütlesinin birbirleriyle karşılaşıp birleştiği fakat bir engel sebebiyle karışmadıkları vurgulanmaktadır. Bu nasıl olabilir? Normalde beklenen iki denizin birbirleriyle karşılaştığında sularının karışarak hem tuzluluk oranlarının hem de ısılarının eşitlenmeye doğru gitmesidir. Oysa olay böyle olmamaktadır. Örneğin Akdeniz ve Atlas Okyanusu, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu birbirleriyle görsel olarak birleşseler de suları birbirine karışmamaktadır. Bunun sebebi aralarındaki bir engeldir. Bu engel ise "yüzey gerilimi kanunu" olarak bilinen olaydır.

DEMİRDEKİ İKİ ŞİFRE

Demir dünyamızda en çok bulunan dört elementten biridir ve çağlar boyunca insan için en hayati madenler arasında yer almıştır. Demirden bahseden ayeti şöyledir:

AYET: Hadid (demir) Suresi’nin 25. )"Demiri de indirdik. Onda büyük bir kuvvet ve insanlar için fayda vardır."

Bu ayet ise oldukça ilginç olan iki matematiksel şifre taşımaktadır.

El-Hadid (belirli demir), Kuran'ın 57'nci suresidir. "El-Hadid" kelimesinin harflerinin sayısal değerleri toplandığında (ebced hesabı) karşımıza çıkan rakam da aynıdır: 57.

Sadece "Hadid" (demir) kelimesinin ebced değeri ise 26’dır. 26 sayısı demirin atom numarasıdır.

ZAMANIN FARKLILAŞMASI

Einstein'ın "rölativite kuramı"na göre zaman sabit bir ölçü değildir. Hıza bağlı olarak uzayıp kısalır. Kuran, "bir günü elli bin yıl" olan ve yine "bir günü bin yıl" olan farklı farklı zaman birimlerinden bahsederek, zamanın rölatif (göreceli) bir kavram olduğunu, Einstein'dan yüzyıllar önce açıklamaktadır.

AYET: (Mearic Suresi, 4) "Melekler ve ruh ona süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir."

AYET: (Secde Suresi, 5) "Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O'na yükselir." KARANLIĞIN YARATILMASI

AYET: (Neml Suresi, 86) "Görmediler mi, biz geceyi onda sükun bulmaları için, gündüzü de aydınlık(la görsünler) diye yarattık. Şüphesiz, iman eden bir kavim için bunda ayetler vardır." Dikkat edilirse ayet gecenin özel olarak yaratıldığını bildirmektedir. Bundan birkaç sene öncesine kadar bilim adamları evrendeki yıldız sayısını ve ürettikleri ışığı hesapladıklarında evrenin aslında sürekli aydınlık olması gerektiği sonucuna varmışlar ve karanlığın sebebini anlayamamışlardı. Bu konu ancak karadeliklerin keşfiyle açıklığa kavuştu. Çünkü evrenin her yerine dağılmış olan karadelikler, sahip oldukları korkunç çekim alanlarıyla yıldızların ürettiği ışınları büyük ölçüde yutmakta ve karanlığa sebep olmaktadır. Bir başka deyişle, karanlık özel olarak üretilmekte, ya da "yaratılmaktadır".

KARADELİKLER

Yakıtı tükenen yıldızın içine doğru büzülmesi ve en sonunda, yıldız yerine sınırsız bir yoğunlukta ve sıfır hacimde korkunç bir çekim alanın ortaya çıkmasıyla oluşan karadeliklere Kuran şöyle işaret etmektedir:

AYET: (Vakıa Suresi, 75-76) "Hayır, yıldızların yerlerine yemin ederim. Şüphesiz bu, eğer bilirseniz gerçekten büyük bir yemindir." Ayette yıldızların yerlerinin büyük bir gücü temsil ettiği özellikle vurgulanmıştır. Karadeliklerin yıldızların yerlerinde belirmeleri ve sahip bulundukları büyük çekim gücü düşünülürse ayetin anlamı anlaşılacaktır

AYIN YÖRÜNGESİ

AYET: (Yasin Suresi, 39-40 ) "Ay'a gelince, biz onun için de birtakım uğrak yerleri takdir ettik; sonunda o, eski bir hurma dalı gibi döndü (döner). Ne güneşin aya erişip-yetişmesi gerekir, ne de gecenin gündüzün önüne geçmesi. Her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedir." Ay yörüngesinde seyrederken dünyanın bazen önüne bazen arkasına geçer. Aynı zamanda dünyayla birlikte güneşin etrafında da döndüğünden uzayda sürekli "S" harfi benzeri bir yörünge çizer. Ayın uzaydaki bu yörüngesinin şekli, kurumuş hurma ağacı dalına oldukça benzemektedir

Ay dünyanın etrafında saatte 3659 km gibi büyük bir hızla hareket eder. Ay, ancak bu yüksek hızı nedeniyle dünyanın kuvvetli çekim gücünden korunabilmektedir. Ay, hızının daha yavaş olması halinde dünyaya çarpabilecek, daha hızlı olması durumunda ise uzaya savrulacaktı.

Ayın büyüklüğü ve dönüş hızı dünyayı etkilemekte ve gel-git dediğimiz olaya sebep olmaktadır. Ayın çekim kuvvetinin biraz daha fazla olması halinde dünyanın büyük bölümü bir anda sular altında kalabilirdi.

DÜNYANIN KORUNMUŞ TAVANI:

ATMOSFER VE VAN ALLEN KUŞAKLARI

Biz çoğunlukla pek farkında olmayız, ama her gezegene olduğu gibi dünyaya da çok sayıda göktaşı düşmektedir. Diğer gezegenlere düştüklerinde dev kraterler açan bu göktaşlarının dünyaya zarar vermemelerinin nedeni, gezegenimizi saran atmosferin düşmekte olan göktaşlarına karşı büyük bir direnç göstermesidir. Göktaşı bu dirence fazla dayanamaz ve sürtünmeden dolayı yanarak büyük bir kütle kaybına uğrar. Böylece, büyük felaketlere yol açabilecek bu tehlike, atmosfer sayesinde savuşturulmuş olur.

Kuran, atmosferin yaratılışındaki bu özelliği şöyle ifade ediyor:

AYET: (Enbiya Suresi, 32)"Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık, onlar ise bunun ayetlerinden yüz çevirmektedirler."

Gökyüzünün "korunmuş bir tavan" oluşunun en önemli örneklerinden biri dünyayı saran manyetik alandır. Atmosferin en üst tabakası "Van Allen" adı verilen bir manyetik kuşaktan oluşur. Bu kuşak dünyanın çekirdeğinin sahip olduğu özellikler nedeniyle ortaya çıkmıştır.

Çekirdek, demir ve nikel gibi manyetik özelliği olan ağır elementleri içerir. Ancak bunlardan daha önemlisi çekirdeğin iki farklı yapıdan oluşmuş olmasıdır: İç çekirdek katı, dış çekirdek ise sıvı haldedir. Çekirdeğin bu iki katmanı birbiri etrafında hareket eder. Bu hareket ağır metaller üzerinde bir çeşit mıknatıslanma etkisi yaparak bir manyetik alan oluşturur. İşte Van Allen Kuşakları bu manyetik alanın, atmosferin en dışına kadar ulaşan bir uzantısıdır. Bu manyetik alan sayesinde dünya, uzaydan gelebilecek olan tehlikelere karşı korunmuş olur.

Bu tehlikelerin en önemlilerinden biri, "Güneş rüzgarlarıdır. Güneş, dünyaya ısı ve ışıktan başka, radyasyon ile beraber saatteki hızı 1.5 milyar kilometreyi bulan, proton ve elektronlardan oluşan bir rüzgar da gönderir.

Güneş rüzgarları, dünyanın 40.000 mil uzağında manyetik halkalar çizen Van Allen Kuşaklarından geçemezler. Parçacık yağmuru şeklindeki Güneş rüzgarı, bu manyetik alanla karşılaşır ve ayrılarak bu alanın çevresinden akar.

Güneşten gelen X ve ultraviyole ışınlarının büyük bölümü ise atmosfer tarafından emilmektedir. Bu emilme olmadan, yeryüzünde hayat olması ise mümkün değildir.

Etrafımızı saran atmosferik kuşaklar, sadece zararsız orandaki ışınlar, radyo dalgaları ve görünür ışığın dünyamıza ulaşmasına imkan verecek bir geçirgenliğe sahiptirler. Eğer atmosferimiz bu geçirgenlik özelliğinden yoksun olsaydı, ne haberleşme dalgalarını kullanabilir, ne de canlılığın temeli olan gün ışığını bulabilirdik.

Dünyayı saran ozon tabakası da Güneş’ten gelen ve canlılar için zararlı olan morötesi ışınların yere kadar ulaşmasını önlemektedir. Güneş'ten gelen ultraviyole ışınları yeryüzündeki tüm canlıları öldürecek kadar fazla enerji yüklüdürler. Bu nedenle, dünyada yaşamın var olabilmesi için, gökyüzünün "korunmuş tavanına bir de ozon tabakası eklenmiştir.

Ozon, oksijenden üretilir. Oksijen gazının (O2) moleküllerinde 2 oksijen atomu bulunurken, ozon gazının (O3) moleküllerinde 3 oksijen atomu bulunur. Güneş'ten gelen ultraviyole ışınları, oksijen gazına bir atom daha ekleyerek ozonu oluştururlar. Ve ultraviyole sayesinde oluşan ozon tabakası, öldürücü ultraviyole ışınları tutarak yeryüzünde yaşamın en temel şartlarından birini oluşturur.

Kısacası; eğer dünya çekirdeğinin manyetik alan oluşturacak bir özelliği olmasaydı, atmosfer zararlı ışınları süzecek yapı ve yoğunlukta olmasaydı, kuşkusuz dünya üzerinde yaşam söz konusu olamazdı. Ve kuşkusuz hiçbir insanın ya da başka bir canlının bunları düzenlemesi de mümkün değildir. Açıktır ki, insanın yaşamı için "olmazsa olmaz" şartlar olan bu koruyucu özellikler, Allah tarafından var edilmiş ve gök, "korunmuş bir tavan" olarak yaratılmıştır.

Başka gezegenlerin bu tür "korunmuş tavanlardan yoksun olması, dünyanın insan yaşamı için özel olarak yaratıldığının bir başka göstergesidir. Örneğin, Mars gezegeninin çekirdeği katıdır ve bu nedenle etrafında da manyetik bir koruma söz konusu değildir. Mars'ın büyüklüğü dünyanınki kadar olmadığı için çekirdekte sıvı kısmı oluşturacak kadar bir basınç doğuramamıştır. Ayrıca gezegenin uygun büyüklükte olması da manyetik alan için yeterli değildir. Örneğin, Venüs'ün çapı yaklaşık dünyanınki kadardır. Kütlesi dünyanınkinden ancak % 2 daha azdır ve ağırlığı da hemen hemen dünyanınkine eşittir. Dolayısıyla hem basınç açısından, hem de diğer nedenlerle Venüs'te de metalik bir sıvı çekirdek kısmının oluşması kaçınılmazdır. Buna rağmen Venüs'te de manyetik alan yoktur. Bunun sebebi Venüs'ün Dünya'ya göre oldukça yavaş dönmesidir. Dünya kendi etrafındaki turunu 1 günde tamamlarken Venüs bir turu 243 günde tamamlıyor.

Dünyanın "korunmuş tavanını oluşturan manyetik alanın var olması için, Ay'ın ve komşu gezegenlerin büyüklükleri ve dünyaya uzaklıkları da önemlidir. Komşu gezegenlerden birinin şimdikinden büyük olması, o gezegene büyük bir çekim kuvveti kazandıracaktı. Komşu gezegenin sahip olacağı bu büyük çekim kuvveti, dünyanın çekirdeğindeki katı ve sıvı kısımlardaki hareket hızını değiştirecek, bugünkü şekilde bir manyetik alanın oluşmasına engel olacaktı.

Kısacası dünya göğünün "korunmuş tavan" özelliğine sahip olması, dünyanın çekirdeğinin yapısı, dönüş hızı, gezegenler arası uzaklık ve gezegenlerin kütleleri gibi pek çok değişkenin en uygun noktada birleşmesini gerektirmektedir.

YAĞMURUN OLUŞUMU

Yağmurların oluşması için gerekli evrelerin neler olduğu ancak 1935’te hava radarlarının keşfiyle ortaya çıkarıldı. Buna göre yağmur 3 evreden geçerek oluşuyordu: Birincisi rüzgarın oluşması, ikincisi bulutların meydana gelmesi, üçüncüsü yağmur damlacıklarının ortaya çıkışı.

Kuran'da yağmurun oluşması ile ilgili olarak aktarılanlar da, söz konusu bilimsel bulgularla büyük bir paralellik gösteriyor:

AYET: (Rum Suresi, 48) "Allah rüzgarları gönderir (1. evre), böylece bir bulut kaldırır da onu nasıl dilerse gökte yayıp dağıtır ve onu parça parça kılar (2. evre); nihayet onun arasından yağmurun akıp çıktığını görürsün (3. evre). Sonunda kendi kullarından dilediğine verince hemen sevince kapılı verirler. " BİRİNCİ EVRE: "Allah rüzgarları gönderir."

Okyanuslardaki köpüklenme ile oluşan sayısız hava kabarcığı sürekli patlamakta ve su damlacıkları sürekli gökyüzüne fırlamaktadır. Bu tuzca zengin damlacıklar daha sonra rüzgarlarla taşınır ve atmosferde yukarı doğru yol alırlar. Aerosol adı verilen bu küçük parçacıklar, su tuzağı işlevi görür ve yine denizlerden yükselen su buharını kendi çevrelerinde minik damlalar halinde toplayarak bulut damlalarını oluştururlar.

İKİNCİ EVRE: "Böylece bir bulut kaldırır da onu nasıl dilerse gökte yayıp dağıtır ve onu parça parça kılar."

Tuz kristallerinin ya da havadaki toz zerreciklerinin etrafında yoğunlaşan su buharı sayesinde bulutlar oluşur. Bu bulutlar içerisindeki su damlacıkları çok küçük olduklarından (0.01 ila 0.02 mm çapında) havada asılı kalırlar ve göğe yayılırlar. Böylece gök bulutlarla kaplanır.

ÜÇÜNCÜ EVRE: "nihayet onun arasından yağmurun akıp çıktığını görürsün."

Tuz kristallerinin veya toz zerreciklerinin etrafında bir araya gelen su parçacıkları iyice yoğunlaşır yağmur damlalarını oluştururlar. Böylece havadan daha ağır bir konuma gelen damlalar buluttan ayrılır ve yağmur şeklinde düşmeye başlarlar.

YAĞMURUN TATLI KILINMASI

Kuran, yağmurun "tatlı" oluşuna da dikkatimizi çekmektedir:

AYET: (Vakıa Suresi, 68-70)"Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi?"

AYET: (Mürselat Suresi, 27) "Size tatlı bir su içirmedik mi?"

AYET: (Nahl Suresi, 10) "Sizin için gökten su indiren O’dur; içecek ondan, ağaç ondandır (ki) hayvanlarınızı onda otlatmaktasınız. " Bilindiği gibi, yağmur suyunun kaynağı buharlaşmadır ve buharlaşmanın %97’si "tuzlu" okyanuslardan olmaktadır. Oysa yağmur tuzsuzdur. Yağmurun tatlı olmasının sebebi Allah'ın koyduğu başka bir kanundur. Bu kanuna göre, su, ister tuzlu denizlerden, ister mineralli göllerden, ya da çamurların içinden buharlaşsın yanında başka hiçbir yabancı madde taşımaz.

AYET: (Furkan Suresi, 48) "Biz, gökten tertemiz su indirdik." hükmü gereği, duru ve tertemiz bir biçimde yere iner.

BAL MUCİZESİ

Allah'ın küçücük bir hayvan aracılığıyla insanlara sunduğu balın ne denli büyük bir besin kaynağı olduğunu biliyor musunuz?

Bal, fruktoz ve glukoz gibi şekerlerin yanı sıra magnezyum, potasyum, kalsiyum, sodyum klorür, kükürt, demir ve fosfor gibi minerallere sahiptir. Nektar ve polen kaynaklarının niteliklerine göre değişmekle birlikte, balda B1, B2, C, B6, B5 ve B3 vitaminleri bulunmaktadır. Ayrıca bakır, iyot, demir ve çinko da az miktarlarda bulunur. Balın içeriğinde bunların dışında bazı hormonlar da vardır.

Bal, Kuran ayetinde vurgulandığı gibi, "insanlara şifa" olma özelliği taşımaktadır. 20-26 Eylül'den Çin'de yapılan Dünya Arıcılık Kongresi'nde bilim adamlarının bal hakkındaki yorumları da bunu doğruluyor: "Kongre'de, arı ürünleri ile tedavi konusu ağırlık kazandı. Özellikle ABD'li bilim adamları bal, arı sütü, polen ve arı reçinasının (propolis) birçok hastalığı tedavi ettiğini bildirdiler. Romanyalı bir doktor balı katarakt hastaları üzerinde denediğini ve 2094 hastadan 2002'sinin (% 95) bal sayesinde tam olarak iyileştiğini açıkladı. Polonyalı doktorlar ise arı reçinasının hemoroid, deri hastalıkları, kadın hastalıkları gibi birçok hastalığa iyi geldiğini tespit ettiklerini bildirdiler." (Hürriyet, 19 Ekim 1993)

Bilimde en ön sıraları alan ülkelerde arıcılık ve arı ürünleri artık başlı başına bir araştırma dalı durumunda. Balın diğer yararları ise şöyle sıralanabilir:

Kolayca sindirilir: İçindeki şekerlerin bir başka cins şekere (Fruktozun glikoza) dönüşebilme özelliği sayesinde bal, yüksek miktarda asit içermesine rağmen en hassas mideler tarafından bile kolaylıkla sindirilir. Aynı zamanda bağırsakların ve böbreklerin daha iyi çalışmasına yardımcı olur.

Düşük kalorilidir: Balın bir diğer özelliği de, aynı oranda şekerle karşılaştırıldığında oldukça tatlı olmasına rağmen, vücuda yaklaşık % 40 oranında daha az kalori sağlamasıdır. Vücuda yoğun enerji vermesine rağmen, kilo yapmaması balı üstün nitelikli bir besin kaynağı yapmaya yeter.

Süratle kana karışır: Bal ılık suyla karıştırıldığında 7 dakika içinde kana karışır. İçerdiği serbest şekerlerden dolayı beynin çalışması kolaylaşır...

Kan yapımına destek olur: Bal, kan yapımı için vücudun gereksinim duyduğu enerjinin önemli bir bölümünü karşılar. Ayrıca kanın temizlenmesine de yardımcı olur. Kan dolaşımını hem düzenleyici, hem de kolaylaştırıcı yönde etkisi vardır. Damar sertliğine karşı önemli bir koruyucudur.

İçinde bakteri barınamaz: Balın bakteri barınmasına olanak tanımayan özelliği "İnhibine etki" olarak adlandırılır. Yapılan deneyler sulandırılmış balın bakteri öldürücü özelliğinin saf bala göre iki kat arttığını göstermiştir. İşin ilginci, arı kolonisine yeni dahil olacak kurtçukların, kendilerine bakmakla görevli arılarca sulandırılmış balın bu özelliğini bilirmişcesine sulandırılmış balla beslenmesidir.

Arı Sütü: Arı sütü, kovandaki işçi arıların ürettiği bir maddedir. Çok besleyici olan arı sütünde şeker, protein, yağ ve birçok vitamin bulunur. Vücudun kuvvetsiz düştüğü durumlarda ve doku yaşlanmalarından ileri gelen bozukluklarda kullanılır.

Arıların ihtiyaçlarından çok fazla ürettikleri balı, insanlar için ve insanlara uygun olarak yaptıkları açıktır. Bu inanılmaz görevi "kendi başlarına" yapamayacakları da.

İNSANIN YARATILIŞI

Eğer insan, aklını kullanıp "ben nasıl var oldum?" sorusuna samimi bir cevap bulmaya çalışmazsa, genellikle "nasıl oldumsa oldum!" gibi bir mantığa kapılacaktır. Bu mantığa kapılınca da zaten, ona bu tür konular üzerinde bir daha düşünmeye pek zaman bırakmayacak bir hayat tarzını benimseyecektir. Oysa akıl sahibi insana düşen, nasıl var olduğu üzerinde düşünmek ve hayatın anlamını buna göre belirlemektir. Bunu yaparken de, kimilerinin yaptığı gibi, varacağı sonucun "meğer ben yaratılmışım" şeklinde çıkmasından korkmamalıdır. Çünkü sözünü ettiğimiz kimileri, kendilerini bir Yaratıcıya karşı sorumlu hissetmek istemezler. Yaratılmış olduklarını kabul ettiklerinde, hayat tarzlarını veya bağlı oldukları ideolojilerini terk etmek zorunda kalmaktan çekinirler. Ya da kendilerini yaratana boyun eğecek olmaktan kaçarlar. Bu psikolojiyi taşıyanlar, Kuran'ın deyimiyle "vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla" (Neml Suresi, 14) Allah'ı inkar edenlerdir.

Varlığını "zulüm ve büyüklenmeye kapılmadan akıl ve vicdan ölçüsünde değerlendiren insan ise, kendinde Allah'ın yaratışından başka bir şey görmeyecektir. Varlığının, kendisinin yaratmadığı ve kontrol edemediği binlerce karmaşık sistemin uyumuna bağlanmış olduğunu fark edecektir. "Yapılmış" olduğunu kavrayacak ve Yaratıcısını tanıyıp O'nun kendisini hangi amaca yönelik olarak "yaptığını" anlamaya yönelecektir.

İnsan "yapılmış" olduğunu izlerken, ona rehberlik eden bir kaynak vardır: Kuran. Bu kitap, onu yaratan tarafından ona ve diğer insanlara indirilmiş bir "yol göstericidir".

Yaratılış olayının aynen Kuran'da tarif edildiği gibi gerçekleşmiş olması da, akıl sahibi insana önemli mesajlar vermektedir.

İler ki sayfalarda, akıl ve vicdan sahiplerine nasıl "yaratıldıklarını" ve bu yaratılışın içindeki muhteşemliği gösteren bilgilere yer verilmiştir.

İnsanın yaratılışının öyküsü, birbirinden çok uzak iki ayrı yerde başlar. İnsan, kadın ve erkek bedeninde birbirinden tümüyle bağımsız olarak oluşan, ama birbiriyle tümüyle uyumlu olan iki ayrı özün birleşmesiyle hayata adım atar. Erkek bedeninde oluşan spermin erkeğin isteği ya da kontrolü ile oluşmadığı ortadadır, aynı kadın bedeninde oluşan yumurtanın kadının isteği ya da kontrolü ile oluşmadığı gibi. Onların bu olaylardan haberi bile yoktur.

Aslında, çok açıktır ki, erkekten gelen öz de, kadından gelen öz de, birbirlerine uyumlu olarak yaratılmışlardır. Bu iki özün yaratılışı da, birleşmeleri de, gelişip insan haline dönüşmeleri de gerçekte büyük birer mucizedir.

TESTİS VE SPERMLER

Yeni bir insan yaratılmasının ilk basamağı olacak spermler erkek vücudunun 'dışında' üretilir. Bunun sebebi üretimin ancak vücut ısısının yaklaşık 2 derece altında gerçekleşebilmesidir. Bu ısının sabitlenmesi için bir de testis üstüne yerleştirilmiş özel deri çalışır. Bunun fonksiyonu soğukta büzüşerek, sıcakta ise terleyerek gerekli olan ısıyı sabit tutmaktır. Acaba bu hassas dengeyi erkeğin kendisi mi "ayarlayıp" düzenlemektedir? Tabi ki hayır. Erkeğin bundan haberi bile yoktur. Yaratılışı reddetmekte direnenler, bunun ancak "insan vücudunun keşfedilmemiş bir fonksiyonu" olduğunu söyleyebilirler. Bu "keşfedilmemiş fonksiyon" sözü ise "kuru bir isimlendirmeden başka bir şey değildir.

Testislerde dakikada ortalama 1000 adet üretilen spermler erkekten kadının yumurtalarına doğru yapacağı yolculuk için sanki oradaki ortamı biliyormuşcasına özel bir dizayna sahiptir; baş, boyun ve kuyruktan oluşur. Kuyruğu, spermin bir balık gibi ana rahminde ilerlemesini sağlayacaktır.

Bebeğin genetik şifresinin bir bölümünü barındıracak olan baş kısmı ise özel bir koruyucu zırhla kaplanmıştır. Bu zırhın faydası anne rahminin girişinde farkedilir. Buradaki ortam son derece asidiktir. Spermin, bu asidin varlığını bilen "birisi" tarafından koruyucu zırhla kaplandığı ise son derece açıktır. (Bu asidik ortamın da nedeni ise annenin mikroplardan korunmasıdır.)

Erkekten rahme atılan sadece milyonlarca sperm değildir. Meni birbirinden farklı sıvıların karışımından oluşur. Kuran, bu gerçeği şöyle vurguluyor:

AYET: (İnsan Suresi, 1-2) "Gerçek şu ki, insanın üzerinden, daha kendisi anılmaya değer bir şey değilken, uzun zamanlardan bir süre gelip geçti. Şüphesiz biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık."

Meni içindeki bu sıvılar spermlerin gerek duyduğu enerjiyi karşılayacak olan şekeri içerir. Ayrıca baz özelliğiyle ana rahminin girişindeki asitleri nötralize etmek, spermin hareket edeceği kaygan ortamı sağlamak gibi görevleri vardır. (Burada da yine iki ayrı ve bağımsız varlığın birbirine uygun olarak yaratıldığını görüyoruz.) Spermler yumurtaya varana kadar annenin vücudunda zorlu bir yolculuk geçirir. Kendilerini ne kadar savunurlarsa savunsunlar, 200-300 milyon spermden yumurtaya ulaşanların sayısı bini pek aşamaz.

YUMURTA

Sperm yumurtaya uygun olarak düzenlenirken, çok ayrı ve farklı bir ortamda da yumurta hayata tohum olmaya hazır hale getirilmektedir... Kadının haberi bile yokken, yumurtalıklarda oluşan bir yumurta önce karın boşluğuna bırakılır ve hemen sonra ana rahminin fallop tüpü denen uzantılarının ucunda yer alan kollar sayesinde yakalanır. Ardından yumurta fallop tüpünün iç yüzeyindeki tüylerin hareketiyle ilerlemeye başlar. Büyüklüğü ise bir tuz tanesinin ancak yarısı kadardır. (sağda)

Yumurta-sperm buluşmasının yeri fallop tüpüdür. Burada yumurta özel bir sıvı salgılamaya başlar. İşte bu sıvı sayesinde spermler yumurtanın yerini bulurlar. (Dikkat edelim: Yumurta "salgılamaya başlar" derken bir insandan ya da gelişmiş bir bilgisayardan söz etmiyoruz. Bu ufacık protein yığınının, "kendi kendine" böyle bir şeye "karar vermesi", daha da ötesi spermi kendine çekecek bir kimyasal bileşim "hazırlayıp" salgılaması inanılır şey midir?)

Özetle, vücudun üreme sistemi özellikle yumurtayla spermi buluşturacak şekilde hazırlanmıştır. Ve kadın üreme sistemi spermlere, spermler de kadın vücudundaki ortama uygun olarak yaratılmıştır.

SPERM VE YUMURTA BULUŞMASI

Yumurtayı dölleyecek sperm yumurtaya yaklaştığında, yine yumurtanın salgılamaya "karar verdiği" (!) ve sperm için özel olarak hazırlanmış bir sıvı, spermin koruyucu zırhını eritir. Bunun sonucunda da bu kez spermin ucunda olan ve yine özel olarak yumurta için hazırlanmış bulunan eritici enzim kesecikleri açığa çıkar. Sperm yumurtaya ulaştığında bu enzimler yumurtanın zarını delerek spermin içeri girmesini sağlar. Yumurtanın etrafını kuşatan spermler içeri girmek için büyük bir yarışa başlarlar. Ancak yumurtayı genelde tek bir sperm döller.

Kuran'ın bu aşamada söyledikleri de hayli dikkat çekicidir. Kuran, insanın sıvının yani meninin özünden meydana getirildiğini söylüyor:

AYET: (Secde Suresi, 8) "(Allah) sonra insanın neslini bir özden, değersiz bir sıvının özünden meydana getirdi." Ayetin bildirdiği gibi, yumurtayı spermleri taşıyan sıvının kendisi değil, içinde taşıdığı tek bir sperm, hatta onun da "özü" olan kromozomlar döllemektedir.

Tek bir spermi içeri alan yumurtaya artık bir başka spermin girmesi mümkün değildir. Bunun sebebi yumurtanın etrafında bir elektriksel alan bulunmasıdır. Yumurta çevresi (-) elektrik yüklüdür ve ilk sperm yumurtaya girer girmez bu potansiyel (+) olur. Böylece dışarıdaki spermlerle aynı elektrik yükünü taşıyan yumurta, bu kez onları itmeye başlar.

Yani birbirinden ayrı ve bağımsız olarak oluşan iki özün elektriksel yükleri de birbirleriyle uyum içindedir.

Sonunda spermdeki erkeğin DNA'sıyla kadının DNA'sı birleşir. Artık annenin karnında yabancı, yeni bir hücre (zigot), yeni bir insanın ilk tohumu vardır.

ZİGOTUN RAHİME YAPIŞMASI

Yumurtanın döl yatağına yerleşebilmesi pürtüklü özelliğinin sayesindedir. Bu pürtükler, yumurtanın gerçek uzantıları olup, toprağa yerleşen kökler gibi, organın derinliklerine doğru dalar. Böylece zigot kendisinin gelişimi için annenin vücudunda salgılanan hormonlardan yararlanabilir. Ancak modern çağda bulunan bu gerçeği, Kuran şöyle bildiriyor:

AYET: (Alak Suresi, 1-3) "Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir alak'tan (asılıp tutunan şeyden) yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir."

AYET: (Kıyamet Suresi, 36-39)"İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz' bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi? Sonra bir alak oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir 'düzen içinde biçim verdi.' Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift kıldı."

Döl yatağına tam anlamıyla tutunmuş olan zigot gelişmeye başlar. Oluşan yeni insanı anneye bağlayan yer, plasenta denilen tek taraflı bir süzgeçtir. Plasentanın en önemli özelliği anne karnında bebeğin gelişmesi için gerekli olan maddeleri "seçerek" bebeğe sunmasıdır.

Bunlardan ayrı olarak, bebeğin içinde büyüdüğü amnion sıvısının dikkati çeken en önemli özelliği, dışarıdan gelecek darbelere karşı bebeğin güvenliğini sağlamasıdır. Kuran, bu konuda şöyle diyor:

AYET: (Mürselat Suresi, 20-21) "Sizi basbayağı bir sudan yarattık. Sonra onu savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik."

ÜÇ KARANLIK BÖLGE

Çocuğun döllenmeden itibaren gelişimi üç bölge içinde olmaktadır. Bu üç bölge:

1. Fallop borusundaki bölge; bu bölge spermle yumurtanın birleştiği ve yumurtalığın rahime bağlı olduğu bölümdür.

2. Ceninin tutunarak gelişmeye başladığı rahim duvarının içindeki bölme.

3. Ceninin özel bir sıvı dolu kese içerisinde gelişmeyi sürdürdüğü bölge.

Kuran-ı Kerim konuyla ilgili olarak şöyle demektedir:

AYET: (Zümer Suresi, 6) "Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, bir yaratılıştan sonra (bir başka) yaratılışa (dönüştürüp) yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan Allah budur, mülk O'nundur. O'ndan başka ilah yoktur. Buna rağmen nasıl çevriliyorsunuz?" Bu arada, zaman geçtikçe, başlangıçta jelatini andıran ceninde büyük bir değişim görülür. İlk baştaki o yumuşak yapının içinde vücudun dik durmasını sağlayacak sert kemikler oluşmaya başlar. Hem de her kemik yerli yerinde! Diğer bir deyişle başlangıçta aynı yapıya sahip olan hücreler farklılaşarak, kimi ışığa karşı hassas göz hücrelerini, kimi sıcağı, soğuğu ya da acıyı algılayan sinir hücrelerini veya ses titreşimlerini hissedecek hücreleri oluşturur.

Bu ayrışıma hücreler mi karar vermektedir? Kendi kendilerine, insan gözünü ya da kalbini oluşturmaya karar verip, bu akıl almaz işi onlar mı başarmaktadır? Yoksa onlar bu işe uygun olarak mı yaratılmışlardır? Akıl ve vicdan ikinci seçeneği kabul edecektir.

Bütün bu anlatılan işlemlerin sonunda, bebek annesinin karnındaki gelişimini tamamlamış ve dünyaya gelmiştir. Bu haliyle anne karnındaki halinden 100 milyon kat büyük, 6 milyar kat da ağırdır...

Burada anlatılanlar, başka herhangi bir canlının değil, bizim hayata başlangıç öykümüz. İnsan için, böylesine karmaşık, olağanüstü bir olayın kimin eseri olduğunu bulmaktan daha önemli ne olabilir?

Bütün bu karmaşık işlemlerin "kendi kendine" oluştuğunu düşünmek akıl dışıdır. Hücreler nasıl "karar verip" insan organlarını oluşturabilirler? Zaten ateist "bilim adamları" da olayı -ne demekse- "doğa mucizesi" olarak tanımlıyorlar.

Elbette anlatılan olayların hepsini Allah yaratmaktadır. Hem de her anını, her saniyesini ve her aşamasını. Bu ise yaratışın önemli bir sırrıdır.

AYET: (Vakıa Suresi, 57-59) "Sizleri Biz yarattık, yine de tasdik etmeyecek misiniz? Şimdi (rahimlere) dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü? Onu sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcı Biz miyiz?"

Bu gerçeği, bir başka Kuran ayeti şöyle bildirmektedir:

AYET: (Fatır Suresi, 11) "O’nun bilgisi olmaksızın, hiç bir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz da. Ömür sürene, ömür verilmesi ve onun ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Gerçekten bu, Allah’a göre kolaydır."

"Akıtılan bir meniden" insana dönüşen vücudumuz milyonlarca hassas denge içerir. Biz farkında olmasak da, vücudumuzda yaşamamızı sağlayan son derece karmaşık ve hassas sistemler vardır. Tüm bu sistemler, insanın, kendisinin "yapıldığını" anlaması için, onun tek sahibi, Yaratıcısı ve Rabbi olan Allah tarafından kurulmuş ve işletilmektedir.

AYET: (Kıyamet Suresi, 36-40) "İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz' bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi? Sonra bir alak oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir 'düzen içinde biçim verdi.' Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift kıldı. (Öyleyse Allah,) Ölüleri diriltmeye güç yetiren değil midir?"

İnsan Allah’ın yarattığı bir varlıktır. Yaratıldığına göre, üstteki ayetin vurguladığı gibi, "kendi başına ve sorumsuz" bırakılacak değildir.

AYET: (Bakara Suresi, 32)"Sen yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten sen, her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın."